La ilahe illallah” ın fayda verebilmesi için söyleyen kimsenin bu kelimenin manasını bilip, bu mana gereğince amel etmesi gerekir.

Bazı insanlar birtakım naslardan delil getirerek “La ilahe illallah” ın sadece telaffuz edilen bir sözden ibaret olduğunu iddia ediyorlar.

Şeyh Süleyman b. Abdullah bu iddiaya şu şekilde cevap veriyor:

İtban’dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:

“Allah kendi rızasını kazanmak için ‘La ilahe illallah’ diyen kimseye Cehennemi haram kıldı.” (Buhari, Rikaak: 6; İstitabe: 9; Müslim, İman: 47; Tirmizi, İman: 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/44.)

Muaz b. Cebel (r.a.) binek üzerinde yolculukta Allah Rasulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık ettiğinde Nebi(s.a.v.) ona:

“Ya Muaz!” diye nida etti.

Muaz b. Cebel:

“Buyur Ya Rasulullah! Hazırım” dedi.

Rasulullah (s.a.v.):

“Allah, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden her kula muhakkak ateşi (Cehennemi) haram kılmıştır.” (Buhari, Cihad: 46; Rikaak: 36; Müslim, İman: 49.)

Ubade b.Samit’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Her kim La ilahe illallah ve enne Muhammedun Rasulullah şehadetini getirirse Allah ona ateşi (Cehennemi) haram eder.” (Buhari, Enbiya: 47; Tefsir: 5/17; Müslim, İman: 46; Tirmizi, Kıyame: 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/436, 5/292.)

Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurdu:

“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet ederim. Her kim hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın bu iki kelimeyle Allah’ın huzuruna çıkarsa Cennet’e girer. (Müslim, İman: 10.)

Rasulullah’ın (s.a.v.) “La ilahe illallah diyen kimse ateşe (cehenneme) girmez” (Buhari, İlim: 105; Müslim, İman: 10.) hadisi ve benzeri hadisler, bir çokları tarafından yanlış yorumlanmış, bazıları ise hadisler karşısında zorlanmış, hatta bunlara mensuh diyenler bile olmuştur.

Çünkü tevhid (La ilahe illallah) kelimesi; Allah’tan (c.c.) başka tapınılan ve saygı gösterilenleri reddetmeyi, Allah (c.c.) sevgisini, Allah’ın (c.c.) tüm emirlerine boyun eğmeyi ve teslimiyeti, Allah’a (c.c.) kamil manada itaati, samimi ve ihlaslı olarak şirkten uzak bir şekilde ibadet etmeyi, yasakladığını yasaklamayı, ver dediğini vermeyi, onun için sevmeyi, O’nun için buğzetmeyi gerektirir.

“La ilahe illallah” kelimesini dille söyleyen bir kimsenin bütün amellerini şirkten temizlemesi gerekir.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kim La ilahe illallah’ der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri inkar ederse, malı, kanı haram kılınmış olur. Hesabı ise Allah’a bırakılmıştır.” (Müslim, İman: 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/472.)

Muhammed b. Abdu’l Vehhab en-Necdi bu hadisle ilgili olarak şöyle diyor:

“İşte Allah Rasulü bu kelimenin manasını en açık şekilde izah etmiştir. Dikkat edilirse hadis, bu kelimeyi sadece dil ile söyleyen kimsenin malının ve canının haram olmayacağını, sadece bu kelimenin manasını bilmekle imanın gereğinin yerine getirilmiş olmayacağını bildiriyor.

Evet, bu kelimeyi sadece ikrar etmek, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığını, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını söylemek kişinin can ve mal emniyetini sağlamak için yeterli olmuyor.

Kişinin can ve mal emniyetine sahip olabilmesi için yukarıda sıralanan şartlarla amel edip, tüm küfür çeşitleri ve düzenlerini reddetmesi, üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekir. Bu kelimenin gereklerini yerine getirmediği, bunlardan biraz olsun uzaklaştığı ya da şüphe ettiği taktirde can ve mal güvenliği söz konusu olmaz. (Kitabu’t-tevhid: 115.)

Şunu kesinlikle bilmemiz gerekecektir ki: Amaç, sadece bu kelimenin (La ilahe illallah’ın) lafızlarını saymak veya ezberlemek değildir.

Nitekim Vehb b. Münebbih kendisine “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir:

“Elbette öyledir, ancak açacak olan anahtarın dişleri varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Ancak dişleri olan bir anahtar getirirsen senin için Cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz.

İşte bu anahtarın dişleri, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilip, şartlarını yerine getirerek amel etmektir. Bunlardan bazıları şunlardır:

1. La ilahe illallah kelimesinin red ve ispat anlamında taşıdığı tüm manaları gereğince bilmek.

2. Şüpheye yer bırakmayan gerçek anlamda iman. Bu kelimeyi söyleyen kimse, şek ve şüphe bulunmaksızın kelimenin neye delalet ettiğini ve içeriğinin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü iman denilince, onda zannın yeri yoktur, onda kesin bilgi şarttır.

3. Bu kelimenin gerektirdiği tüm şartları, diliyle ve kalbiyle kabullenip teslim olmak.

4. Bu kelimenin gerektirdiği şeylere boyun eğmek ve buna aykırı olan her şeyi terketmek.

5. Doğruluk. Amellerin kalbin söylediği ve dilin ifade ettiğiyle uyumlu olması.

6. İhlas. Şirk şaibelerinden ve kötülüklerinden arınarak halis bir niyetle amel etmek.

7. La ilahe illallah kelimesini söyleyip gereğince amel edenleri sevmek, yerine getirmeyip çelişki içinde olanlardan da nefret etmek.

8. Müminleri dost edinmek, kafirlerden uzak durmak ve tağutu reddetmek.

İbn-i Teymiyye ve bazılarının şu sözü, bu konu hakkında söylenecek sözlerin en güzelidir.

“Tüm bu hadisler, şehadet kelimesini söyleyen ve bu hal üzere ölen kimseler hakkındadır.”

Bu hadisler, diğer rivayetlerde “doğrulamak, manasını bilmek hiçbir şekilde şüphe etmemek, kalbinden halisane bir yakinle söylemek” gibi kayıtlarda da görülmektedir.

Şüphesiz tevhidin hakikati, ruhu tümden Allah’a (c.c.) yönelterek Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmektir. Böyle bir kimse sözünde doğru olduğu takdirde Cennete girecektir. Çünkü ihlas, tüm günahlardan gerçekten tevbe ederek kalbi Allah’a (c.c.) yöneltmektir. Kul bu hal üzere öldüğü takdirde Cennete nail olacaktır.

Mütevatir hadislerde kalbinde bir arpa veya hardal tanesi ya da toz zerresi kadar da olsa imandan eser bulunan kimsenin, ateşte ebedi olarak kalmayacağı, “La ilahe illallah” üzere ölenin, cezasını çektikten sonra Cehennemden çıkacağı ve ateşin Allah (c.c.) için namaz kılıp secde eden ademoğlunun secde izlerini yakmayacağı bildirilmiştir.

Bütün bu açıklamalardan, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden kimse için Cehennemin haram kılındığı anlaşılmaktadır.Ancak önemli kayıtlarda bunun şartları da belirtilmiştir. Dolayısıyla ihlastan, yakinden uzak olan ve manasını idrak etmeksizin bilmeden kelime-i şehadeti söyleyen kimsenin, ölümü sırasında bununla imtihan olacağından korkulur; bu durumda şehadetten ayrılarak, şehadet üzere ölmeyebilir.

Çoğu kimse “La ilahe illallah” kelimesini sadece bir örf ve gelenek olarak söylemekte, iman kalplerinin derinliklerine girmemektedir. Bu kimseler çoğunlukla, hadislerde açıklandığı gibi ölüm anında fitneye uğramaktadırlar.

O zaman sorulduğunda hadiste belirtildiği üzere;

“İnsanları bir şey söylerken işittim, ben de söyledim” (Buhari, Cenaiz: 68, 87; Müslim, Cennet: 70. Ebu Davud, Cenaiz: 78; Nesai, Cenaiz: 110; Tirmizi, Cenaiz: 70.) şeklinde cevap verirler. Bu gibi kimselerin amelleri de çoğunlukla kendileri gibi olanları kuru bir taklitten öteye gitmez. Onların hali şu ayette belirtilene oldukça yakındır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“... Biz atalarımızı bir din üzere bulduk; şimdi biz de onların izine uyuyoruz” derlerdi...” (Zuhruf: 43/23)

O halde kişinin bu kelimeyi; ihlasla ve tam bir yakinle, ayrıca günah işlemeden, günahta ısrarlı olmadan gerçek bir kavrayışla söylemesi konusunda, hadisler arasında bir çelişki yoktur. Burada ihlas ve yakinin tam olması için Allah’ı (c.c.) her şeyden fazla sevme zorunluluğu da vardır. Bu durumda kişi Allah’ın (c.c.) yasakladığı şeylere karşı kalbinde herhangi bir meyil veya sevgi hissetmeyecektir.

Şüphesiz, bu iman, tevbe, ihlas, sevgi ve yakin, gecenin gündüzü giderdiği gibi ondaki günahları giderecektir.

Muhammed b. Abdulvehhab hadisler için şöyle bir açıklama getirmiştir:

Bunların, bir başka şüphesi şudur;

“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen bir adamı öldürmesi üzerine, Üsame’yi (r.a.) azarlayarak:

“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?” demiş (Buhari, Diyet: 2; Müslim, İman: 96, 158, 159.) ayrıca:

“İnsanlarla, ‘La ilahe illallah’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” buyurmuştur.” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 22, 41; Tirmizi, İman: 1-2.)

“La ilahe illallah” diyenlere dokunulmayacağına dair daha başka hadisler de vardır. Cahillerin bu hadisleri delil olarak getirmedeki amaçları; “La ilahe illallah” ı, amellerinde göstermeseler bile sırf dille söyleyenlerin tekfir edilemeyecekleri, öldürülemeyecekleri, hatta ne yaparlarsa yapsınlar, haklarında bir şey yapılamayacağı şeklindeki görüşlerini ispatlamaktır.

Bu cahil müşriklere denir ki:

“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen yahudilerle savaştı ve onları esir aldı. Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabı da, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) de Allah’ın Rasulü olduğuna şehadette bulunmalarına, namaz kılıp, müslüman olduklarını ileri sürmelerine rağmen, Beni Hanife ile savaştı. Ali b. Ebu Talib tarafından yakılanların durumları da böyleydi. Bu cahiller de, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin kafir olduklarına ikrar ediyor ve öldürülmeleri gerektiğini belirtiyorlardı. Bu kimseler:

“La ilahe illallah” dedikleri halde bu bir şey değiştirmedi. Tıpkı; İslamın rükunlarından herhangi birisini inkar eden bir kimsenin tevhid kelimesini söylemesinin, tekfir olunması ve öldürülmesi açısından bir şeyi değiştirmediği gibi. Rükunlardan birini inkar durumunda kişi tekfir ediliyorsa, fer’i meselelerle ilgili herhangi bir şeyi inkar halinde neden tekfir edilmesin?

Usame (r.a.), “La ilahe illallah” diyen bir kişiyi, can ve mal korkusuyla müslüman olduğu zannıyla öldürmüş. Rasulullah (s.a.v.) da yanlış bir uygulamada bulunduğunu belirterek onu azarlamıştı. Eğer bir kişi, müslüman olduğunu açıklarsa, bu kişiden aksi bir durum sabit olmadıkça malına ve canına dokunulmaz. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin.” (Nisa: 4/94)

İşte bu ayete göre; tevhid kelimesini söyleyen, fakat durumunu bilmediğimiz bir kişiyle karşılaşmamız halinde, iyice araştırıp durumunu belirleyinceye kadar, onun malına ve canına dokunmamamız gerekir. Eğer İslama aykırı bir durum sergilerse öldürülür. Çünkü:

“İyi anlayıp dinleyin, tespit edip ortaya çıkarın” ifadesi buna işaret etmektedir. Bu kelimeyi söyleyen kişi, buna uygun amel etmediği görüldüğü takdirde, eğer öldürülmeyecekse araştırıp soruşturmanın bir manası yoktur. Nitekim bu konuda, manası bizim yaptığımız yoruma uygun bir çok hadis vardır. Yani bir kişi tevhid kelimesini söyleyip müslüman olduğunu açığa vurursa, ona dokunmamak vaciptir. Ancak söyledikleriyle çelişen bir durum tespit edildiği takdirde gereken yapılır.

Bunun delili ise şu hadistir:

Rasulullah (s.a.v.) Usame’ye (r.a.) şöyle buyurmuştu:

“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün?”

Yine şöyle buyurmuştur:

“İnsanlarla “La ilahe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum.”

Haricilerle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:

“Onlarla nerede karşılaşırsanız, hemen öldürün. Eğer ben onlara erişebilseydim (onları görebilseydim), onları tıpkı Ad kavminin öldürülmesi gibi, öldürürdüm.” (Bu iki hadisin birleşmesinden meydana gelen bir hadistir. Bunlardan ilki: “Onları nerede bulursanız, hemen öldürün” Buhari, Salat: 28; İstitabe: 3; Müslim, Zekat: 1066. İkincisi: “Ad kavminin öldürülmesi gibi onları öldürürdüm.” Buhari, İ’tisam: 2, 28; Müslim, Zekat: 1064.)

Hariciler, çok ibadet eden ve çok tehlil getiren (La ilahe illallah diyen) kimselerdi. Hatta, sahabeler, onları gördüklerinde kendi ibadetlerini küçümserlerdi. Bunlar ilmi sahabelerden öğreniyorlardı. Bütün bunlara rağmen, “La ilahe illallah” demeleri, fazla ibadet etmeleri ve müslüman olduklarını söylemeleri onlara bir yarar getirmedi. Daha önce anlattığımız, yahudilerle ve Beni Hanife ile savaş durumu da böyleydi.

Hafız İbn-i Receb Kelimetü’l-İhlas ismiyle isimlendirdiği risalesinde konuyu şöyle açıklamıştır. (Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 13-14.)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah’a şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.” (Buhari, İman: 16.)

Ömer (r.a.) ve sahabeden bir grup, bu hadisi şeriften yalnızca bu iki şehadeti getiren herkesin dünya cezasından (onlarla savaştan) kurtulacağını anlamışlardı. Ancak “La ilahe illallah”a şehadet etmesine rağmen zekatı vermeyen kimseyle savaş etme hususunda tereddüte düşmüşlerdi. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadis-i şeriften kendisiyle savaşılmayacak olanın, ancak “La ilahe illallah”ı söyleyip, bunun mana ve gereğince hareket eden kişi olduğunu anlamış ve bu görüşüne Rasulullah’ın (s.a.v.) şu hadisi şerifini dile getirmiştir.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

“La ilahe illallah’ı diliyle ikrar edip, bu sözün gereğince hareket ettikleri vakit, onlar benden mallarını ve canlarını korumuş olurlar. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah’a aittir.” (Müslim, İman: 8.)

Ebu Bekir Sıddık (r.a.):

“Zekat malın hakkıdır” demiştir.

Ebu Bekir’in (r.a.) anladığı bu mana İbni Ömer, Enes ve diğer birçok sahabi tarafından Rasulullah’tan (s.a.v.) aşağıdaki gibi rivayet edilmiştir:

“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah deyip namazı gereği gibi kılıp, zekatı verinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emrolundum. ” (Buhari, İman: 16; Müslim, İman: 8.)

Bu hadisin içerdiği manaya, şu ayetler de delil oluşturmaktadır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe: 9/5)

“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse sizin kardeşiniz olurlar.” (Tevbe: 9/11)

Bu dindeki kardeşlik, ancak tevhidle beraber diğer farzların da edasıyla gerçekleşir. Şirkten tevbe ise, ancak tevhidle mümkün olabilmektedir.

Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadisten çıkardığı manayı sahabiye açıklayınca, onu doğrulayarak bu görüşünü kabul ettiler. Sadece La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen kimseden, dünya cezasının kaldırılmayacağını, (muaf tutulmayacağını) aksine İslam’ın şartlarından birini ihlal ettiğinden dolayı muhakkak cezalandırılacağını bundan dolayı ahirette de ceza göreceğini bildirmişlerdir.

Alimlerden bir grup şöyle demiştir:

Bu hadislrde geçen “La ilahe illallah”ı söyleyip ona şehadet etmek, Cehennemden kurtulmayı ve Cennete girmeyi gerektirir. Bu gereklilik ise, söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerli olur. Tevhid kelimesinin şartlarından biri eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz ve amel bulunduğunda bu kelime, söyleyenin Cehennemden kurtulmasını ve Cennete girmesini sağlayamaz. Bu, Hasan ve Vehb İbn-i Münebbihe’nin açık görüşüdür.

Firuzdak’ın hanımı öldüğünde, defnedilirken Hasan (r.a.) Firuzdak’a şöyle sordu:

“Bu günün için sen ne hazırladın”

Firuzdak:

“Yetmiş yıldan beri söyleyegeldiğim “La ilahe illallah” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Hasan (r.a.):

“Bu ne güzel hazırlık! Fakat La ilahe illallah için bilinmesi ve uyulması gereken bir takım şartlar vardır. Ayrıca iffetli kadınlara iftira etmekten sakın” dedi.

Hasan’a (r.a.) denildi ki:

“İnsanlar La ilahe illallah diyen kimsenin Cennete gireceğini söylüyorlar. Ne dersin?”

Hasan (r.a.):

“Kim La ilahe illallah der ve onun hakkını verir yani gerekleriyle amel eder, onu bozucu şeylerden kaçınıp şartlarını hakkıyla eda ederse Cennete girer.”

Veh bin Münebbih’e “La ilahe illallah Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran kimseye o şöyle cevap verir:

“Evet. Fakat, her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli anahtar getirirsen kapı sana açılır. Anahtarın dişleri yoksa açılmaz.” (Buhari, Cenaiz: 1.)

İlim ehlinden nakletmiş olduğum bu sözler, bence bu zan ve şüphelere reddiye olarak yeterlidir.

“La ilahe illallah” diyen salih bir kimse, sihir yapmak ve sihir ehlini doğrulamak, Allah’tan (c.c.) başkasının gaybı bildiğini iddia etmek, kafir ve müşrikleri dost edinmek, din ehliyle alay etmek, din adamlarını Rab edinmek, Allah’tan (c.c.) başkasına kurban kesmek, hakimiyeti Allah’tan (c.c.) başkasına vermek, Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmek ve Allah’la (c.c.) kendisi arasında vasıtalar edinmek vb. şeyleri yaparsa “La ilahe illallah”sözü ona hiçbir şekilde fayda vermez.

Cahiller kendilerine delil olarak mücmel (kapalı) nasları alır, bunun yanında tamamen açıklanmış nasları terkederler. Bunların hali kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin haline benzer.

Allah Teala bu çeşit insanlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Kitab’ı sana indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem ayetlerdir; bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri ise müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun) tevilini yapmak için müteşabih olan ayetlere tabi olurlar. Oysa müteşabihin tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise: ‘Biz ona inandık, hepsi de Rabbimiz katındadır.’ derler. Bunu, akıl sahiplerinden başkası düşünmez.”

“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi (bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz bağış sahibi olan yalnız Sensin.”

“Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan Kıyamet Gününde insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Allah, elbette vaadinden dönmez.” (Al-i İmran: 3/7-9)

Ey Allah’ım! Bizi hakkı hak bilip, ona tabi olan ve batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eyle.

 

 

 

OKULA GİTMEK UĞRUNA TESETTÜRSÜZ OLUNABİLİR Mİ ?

" Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz."
NUR SURESİ 31. AYET

" Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü'ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor."
AHZAB SURESİ 33. AYET


"Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O'nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin Resulullah'a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır"
AHZAB SURESİ 33 AYET

"Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."
AHZAB SURESİ 59. AYET

Şimdi bu ayetlerden sonra gelelim konumuza ,

Kadının bütün vücudunun avret olup olmadığı husus da mezhepler arasında ihtilaflıdır. Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre kadının istisnasız tüm vücudu avret kabul edildiği halde Hanefi ve Malıki mezheplerinde eller ve yüzün fitne korkusu olmadığı takdirde avret olmadığı belirtilmiştir (Kitabu'l-Fıkh ala mezabili'l Erbaa, Sabuni, Tefsiru Ayat'il-Ahkam).

Tedavi gibi bazı zaruret hallerinde yabancı birisi bir kadının avret kabul edilen bir uzvuna zaruret miktarınca ve tedavinin gerektirdiği mahalli geçmemek şartıyla bakabılir ([el-Merginanı, el-Hidaye).

Allah Kur'an-ı Kerim'de kadınların vücutlarını örtmelerini emredip başkalarına gösdermelerini yasakladığına göre onların avret mahallerini yabancıların görebileceği şekilde açmaları haramdır. Zaruret olmadıkça avret sayılan bir uzvun tamamını ya da bir kısmını açamazlar.

Zaruret, yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helakı veya helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir (Suyuti, el-Eşbah ven-Nezair).

Ali Haydar Mecelle Şerhi'nde zarureti aynen şu şekilde tarif etmiştir: "Zaruret; memnu tenavül etmediği takdirde helakı müstelzim olan haldir"
(Ali Haydar, Dürerü'l-hakkam şerhu Mecelletü'l-Ahkam).


Buna göre İslam'a hizmet etmek gayesiyle de olsa İslam'a taban tabana zıt düşen, kadının namahrem yerlerini ve avretini açmaya zorlayan okullarda okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca kadınların mutlaka bilmesi gereken şeyleri avretlerini açmayı gerektirmeyen okul ve kurslardan öğrenmeleri pekala mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol ile ifa edilmez. Ayrıca İslam tarihi hiçbir resmi tahsili olmadığı halde kendisini özel olarak yetiştirip İslam'a ve ilme hizmet eden kadınlarla doludur. Şüphesiz kadınların avret açma ve ihtilat gibi İslam'ın yasakladığı şeyler olmazsa okutulmaları gerekli ve okumaları zaruridir, bunda büyük faydalar da vardır. Ama bu haramı işlemeyi tecviz edemez. Bilindiği gibi "Zararları gidermek maslahatları celb etmekten evladır." Diye meşhur bir fıkıh kaidesi vardır. İslam'ın yasaklara gösterdiği itina emirlere gösterdiği itinadan daha büyüktür. Hz. Peygamber bir hadisinde:
"Ben size bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiği kadarı yapınız. Bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan kaçınız" buyurur.

Bundan dolayı meşakkatı defetmek için vacibi terk etmek caizdir, ama günahları, özellikle büyük günahları işlemekte müsamaha yoktur. Bezzazı'nin ifadesine göre avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse nehir kenarında da olsa istincayı terk eder. Çünkü yasak emre tercih edilir. Kadına gusül gerekse ve erkeklerden gizlenecek bir yer bulamazsa guslü terkeder
(İbnu Nüceym el_eşbah ve'n-Nezair).

Demek oluyor ki bir haramı işlememek için farz bile terkedilir. O halde sadece umulan bir maslahat için nassların haram kıldığı bir şeyin işlenmesi tecviz edilemez. Bize göre bu her okul için aynıdır. Müslümanların kadınların başlarını açabilmeleri için İslam'ın hükümlerini zorlayacakları yerde, kadınların İslami kıyafetler içerisinde okuyabilmelerinin çarelerini araştırıp bu yolda gayret sarfetmeleri gerkir.

 

***ALLAH’TAN BAŞKASINDAN BİR ŞEY BEKLEMEK...

--------------------------------------------------------------------------------

Alimlerden bir zat, Allahu Teala’nın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Eğer insanoğlu benden başkasından korkmazsa, ben onu benden başka kimse ile korkutmam. Eğer insanoğlu benden başkasından bir şey beklemezse, ben onu kimseye bırakmam.”
İnsanda bundan daha büyük etki yapacak olan şu rivayettir:
“Kul, mezara konulduğunda Allah’tan başka korktuğu bütün varlıklara yeni bir vücut verilip/temessül ettirilip gösterilir; (bu varlıklar, bir ceza olarak) kıyamete kadar kabrinde onu korkuturlar.”
Fudayl b. Iyaz (rah) demiştir ki:
“Kim Allah’tan korkarsa, her şey ondan korkar.”
Denilmiştir ki:
“Yaratılanlardan duyulan korku, Yaratıcıdan korkunun eksikliğinin cezasıdır. Bu da Allahu Teala’yı layıkıyla bilmemekten kaynaklanır.”Sözlerin en güzelini buyuran Allahu Teala bu anlamdaki bir ayeti kerime de şöyle buyurmuştur:
“Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah’a ait korkudan daha fazladır; çünkü onlar gerçeği anlamayan bir topluluktur.” Kul, Allahu Teala’dan hakkıyla korktuğu zaman, bu korku onun kalbindeki yaratılmışlara ait bütün korkuları giderir ve korkuyu onların kalplerine çevirir. Bundan sonra yaratılanlar, o kuldan korkmaya başlarlar.”Aynı şekilde kulun müşahedesi tam olarak gerçekleştiği, Cenab-ı Hakk’a şahitliğin hakkının tam olarak yerine getirdiği zaman, bütün varlıkları ayakta ve hayatta tutan Yüce Mevla’nın kudretini görmesi sebebiyle bütün kainat gözünde yok olur; Allah’tan başka bir varlık görmez. Her şeyi ayakta tutan Allahu Teala da, kulun kalbi tamamen mülkün sahibini müşahede etmesinden dolayı,kendisine bu mülkten ayırdığı nasibini verir.Süneyd b. Davud, Yahya b. Ebi Kesir’den şunu nakletmiştir:
“Tevratta şunlar yazılıdır: “Kendisi gibi bir varlığa güvenenler lanetlenmiştir.”
,Süneyd şunu söylemiştir: “İnsanın ‘Falan kimse olmasaydı helak olmuştum. Şu olmasaydı bu iş olmazdı.’ gibi sözleri, Allah’ı unutup bir varlığa güvenmesidir.”Denilmiştir ki: “Kulun: ‘Eğer şöyle olmasaydı, böyle olmazdı’ şeklindeki sözleri şirktir.”
Bir hadiste Allah Resulü’nün (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Eğer/keşke kelimesinden sakının; çünkü o, şeytanın ameline kapı açar.”
Alimlerden bir zat şöyle demiştir:
“Yapacağım, edeceğim türü sözler, şeytanın askerlerinden biraskerdir; şeytan bu sözlerle insanı oyalayıp zarara sokar.”Allahu Teala’nın “Onları selametle karaya ulaştırdığında hemen şirk koşmaya başladılar”ayetinin tefsirinde şöyle denilmiştir:
“Onlar, Allah’ı unuttular ve kurtarıcı olarak kaptanı görerek
“Kaptan çok maharetliydi!” dediler.Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimede görülmektedir:
“Onların çoğu Allah’a ancak şirkkoşarak iman ederler.”
Bu ayetle ilgili olarak şöyle denilmiştir: Onlar dediler ki:
“Eğer köpeklerin havlamaları ve horozların ötmeleri olmasaydı, hırsızlar üzerimize saldırır, malımızı alırdı.”Ömer (r.a), Allah Resûlünün (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Her kim köleleriyle izzet ve şeref ararsa, Allahu Teala onu zillete düşürür.”

KİTAP ADI : Kalplerin Azığı (Kûtu'l Kulûb)
YAZAR : Ebu Tâlib El-Mekki
YAYINEVİ : SEMERKAND
İstanbul 2004
_________________
Olmazsa şeriat şeytan işidir tarikat. Tasavvuf haldir yaşanır, konuşulmaz. En büyük keramet istikamettir, doğruluktur, akl-ı selim üzere olmaktır. (Ebu-l Faruk k.s.)

 

Ameller Niyetlere Göredir" Hadisinin Anlamı





"Niyet" kelimesinin manası sözlükte kast, yani bir işe girişmek demektir. Şer’i manası ise şöyledir; Allah'ın rızasını isteyerek, Allah’ın emrini yerine getirmek için, kalbin yapılacak işe yönelmesidir. (İmam Nevevi 40 Hadis)

Burada görüldüğü üzere niyetin şer’i olabilmesi için;

1-Allah’ın rızası istenecek,

2-Allah’ın emri yerine getirilecek, yoksa Allah rızası istenerek Allah’ın yasakladığı yapılamaz. Yapılırsa duruma göre küfür veya haram
olur, çünkü iyi niyet, haramı helal kılmaz.

Allah hüküm koymada kendisine ortak kabul etmezken, Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kafir iken, kişinin iyi niyetle Allah’ın kanunları dışında kanun koyması, ne kadar iyi niyet taşırsa taşısın kendisini küfürden kurtaramaz.

"Kim Tağut’u reddederse  iman etmiştir" (Bakara 256) buyurulurken, tağutları desteklemek, iyi niyetle de olsa imansızlıktır. Küfür olan fiillerin, iyi niyetle de olsa, yapanı kafir yaptığının ayet ve hadislerde de açık delilleri vardır, şöyle ki;

"Onlar, Allah’ı bırakıp alimlerini (ahbar), rahiplerini (ruhban), Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki onlar, bir tek ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka İlah yoktur. O bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir." (Tevbe 31)

Allah Resulü, bu ayeti okurken işiten Adiyy b. Hatem; “Ya Muhammed biz alimlerimize ibadet etmiyorduk ki! ” der. Rasulullah (sav); “Onlar, yani alimleriniz Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram kıldıklarında, siz itaat etmiyor muydunuz.?" Adiyy b. Hatem evet der. Rasulullah (sav); "işte böylece rab ediniyordunuz" dedi.

Burada bakıldığında Adiyy b. Hatem, bu şekildeki itaatin, ibadet olduğunu bilmiyor ve alimlere, iyi niyetle Allah’ın alim kullarıdır diye, Allah’tan ecir bekleyerek itaat ediyordu. Ama bu, kendini ve kendisi gibileri şirkten kurtarmıyordu. Ayet ve hadis, böylelerinin küfürde olduğunu bize bildiriyor. Bu konu hemen hemen bütün tefsirlerde geçer. (Yukarıda bahsi geçen hadis Tirmizi’de geçmektedir.)

Bir başka örnek ; Darimi’nin Müsned’inde nakledildiğine göre, Ebu Musa el Eş'ari, Abdullah bin Mesud’a gelip şöyle der; "Ey Abdurrahman’ın Babası! ben az önce mescidde bir şeyler gördüm, fakat onu yeni görüyorum. Bununla birlikte Allah’a andolsun ki, hayırdan başka bir şey görmüş değilim." Abdullah; "O da neymiş.?" diye sorunca, Ebu Musa; "Ömrün yeterse göreceksin, ben mescidde oturarak, halka halka olmuş ve namazı bekleyen topluluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşları olduğu halde, her halkada bir kişi, onlara " yüz defa tekbir getirin" diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar." Yüz defa tehlil getirin" diyor, onlar da yüz defa tehlil getiriyorlar." Yüz defa tesbih getirin" diyor, onlar da yüz defa tesbih getiriyorlar." dedi. Abdullah ibni Mesud; "Peki onlara ne dedin?" diye sorunca, Ebu Musa; "Onlara bir şey demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekledim." dedi.

Abdullah dedi ki; "Sen bunun yerine ne diye, günahlarını saymalarını emretmedin? Ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacağına dair teminat vermedin?" Sonra, kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet bu halkalardan birine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi; "Şu yaptığınızı gördüğüm şey nedir?" cevap olarak; "Ey Abdurrahman’ın babası! Onlar tekbir, tehlil ve tesbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlarıdır." dediler. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud şöyle dedi; "Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben hasenatınızdan hiçbir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey Muhammed ümmeti! Ne oldu size? Ne çabuk helake koştunuz? Yoksa siz sapıklık kapılarını açanlardan mısınız?" Onlar; "Allah’a yemin olsun Ey Abdurrahman’ın babası! Hayırdan başka bir isteğimiz yoktu."dediler. Abdullah şöyle dedi; "Nice hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabet ettiremez."

Bu hadiseyi dikkatle incelersek, çakıl taşlarıyla zikir çeken insanların iyi niyetli olduğunu görüyoruz. Bunu zaten kendileri de söylüyor. Resulullah’ın yapmadığı, yapılmasını istemediği bir ameli yapmak İbni Mes’ud’un gözüyle sapıklık kapılarını açmaktır.

Bir başka örnek; Allah Teala, ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor;

"Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını kılma, kabirleri başında da durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler." (Tevbe 84)

Bu ayetin nüzul sebebi olarak anlatılan Abdullah i. Ubey, münafıkların reisiydi. Ölümü sırasında Allah Resulü’nün gömleğinin kendisine kefen olarak vermesini istedi. Hz. Ömer buna engel olmak istedi. Rasulullah (sav); "Belki etrafındaki münafıklar Müslüman olabilirler," dedi ve gömleği verdi. Bunun üzerine bin kadar münafık Müslüman oldu. Bir süre sonra o münafık öldü. Rasulullah (S.A.V.) onun namazını kılmak istedi, ayet indi ve yasak kılındı. (Ö. N. Bilmen)

Bu olaya da bakıyoruz ki, Rasulullah (sav) yeni İslâm'a giren o insanların Abdullah i. Selul’e iyi davrandığını görüp İslâm'ı kabul ettiklerini bildiği halde, onun namazını kılmazsa tekrar fitneye düşüp, küfre sapabilirler demiyor. Emre uyarak, münafığın namazını terk ediyor. Haşa, Allah Resulü şöyle diyemez miydi? "Benim niyetim iyi, çünkü ben bunun namazını kılmazsam, İslâm'a yeni giren kişiler bu işe kızar ve dinden dönebilirler, ben kılayım ki, onların gönlü iyice yatışsın.." Bu düşünülemez bile, çünkü, Allah’ın yasak kıldığı bir şey iyi niyetle de olsa yapılamaz.

Bakalım putperest müşriklerin, putlara ibadet ederken niyetleri neymiş, Allah Teala şöyle buyuruyor;

"Uyanık olun! Halis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler, "Biz bunlara ancak, bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz."derler. Muhakkak ki Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında, aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kafir olan hiçbir kimseye hidayet vermez." (Zümer 3)

"Allah'tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için ilah edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir." (Ahkaf 28)

"Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar ne bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de, bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir,derler. De ki : Siz Allah'a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa, O ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir." (Yunus 18 )

Bu ayetlerde de görüyoruz ki, müşrikler Allah'ı biliyor ve; iyi niyetle, putların kendilerine Allah nezdinde yardım edeceğini zannediyorlar. Çünkü onlara göre putlar, Allah katında hatırlı kimselerin heykelleridir. Bakın putperestlerin bu inancını İmam Katade şöyle anlatıyor; "Müşriklere Rabbiniz ve yaratıcınız kimdir, gökleri ve yeri kim yaratmıştır, Semadan su indiren kimdir? diye sorulduğunda; Allah diyorlardı. Bu sefer onlara, peki putlara ibadetinizin anlamı nedir denilince, şöyle cevap veriyorlardı, "Bizi Allah'a yaklaştırsınlar, O'nun nezdinde bize şefaat etsinler diye." (Kurtubi C. 15 s 140)

Demek ki müşrikler, Allah'a düşmanlık olsun diye değil, bilakis Allah'a yaklaşmak, Allah'a dost olmak istiyorlar. Bu sebeple putları kutsayıp yüceltiyorlardı. Kendilerince bunlar Allah dostuydu. Allah dostuna dostluk, Allah'a dostluktu. Ama bütün bunlar, putları ilahlaştırmak olduğu için ve Allah'a yapılması gereken itaat ve ibadeti bunlara yaptıklarından müşrik oluyorlardı. Yani niyetleri iyiydi fakat yaptıkları vahye aykırıydı. Zaten putperestlik iyi niyetle yapılan, fakat batıl bir şekilde ortaya çıkan bir şeydir. Bakın nasıl çıktı;

Nuh (as) kavmi içerisinde Vedd diye biri vardı. Vedd, kavmi içinde sevilen Müslüman bir kişiydi. Ölünce, Babil yurdunda kabrinin etrafında ordu kurdular, yas tuttular. İblis onların bu feryadını görünce, bir insan biçiminde onlara; "Sizin ağlayıp sızlandığınızı ve üzüldüğünüzü görüyorum, size onun bir şeklini, resmini yapsam, toplandığınız yere koysanız da onu ansanız." dedi. "Olur" dediler. Bunun üzerine Vedd'in bir şeklini yaptı, onu toplantı yerlerine koydular. Babilliler onu anarlardı. İblis bunu görünce; "Evlerinize de yapsam, herkes evlerinde de ansa olur mu?" dedi. Onu da yaptı. Bu şekilde onu anar oldular. Sonra, çocukları yetişti, çocukları büyüklerin ona yaptıklarını görüyordu. Nesil uzadıkça onu niye andıkları unutuldu. Tuttular ona ilah diye tapmaya başladılar. İşte yeryüzünde ilk tapılan Vedd oldu." ( M. Hamdi Yazır C. 8 s.356)

Burada da anlaşılıyor ki; putperestlik iyi niyetle başlamış. Çünkü Vedd, Müslüman, salih ve evliya insandı. Bu sebepten dolayı onu hatırlamak, onu hiç unutmamak için heykelini yapmışlardı. Böylece kendilerince Allah'a karşı ibadetlerini huşu ile yapabileceklerini zannediyorlardı. Bu iyi niyet, nasıl ki putperestliği doğurdu ise; hakimiyeti, yani kanun koyma hakkını Allah'tan başkasına vermek; iyi niyetle de olsa putperestlikten başka bir şey doğurmaz. Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere; "İslâm'da parti yoktur ama, biz particiliği kullanıp İslâm'ın gelmesi için çalışıyoruz. Amaç İslâm devleti olduğundan caiz olur. Ameller niyete göredir, bizim niyetimiz de iyi." diyenlerin, bu hadisi delil göstermeleri, boş ve geçersiz bir iddiadan başka bir şey değildir. Bunun kendilerine delil olan bir tarafı yoktur.

 

 

54 FARZ (1)

İslâm âlimleri, her Müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lâzım olan farzlardan 54 adedini seçmişlerdir. Ellidört farz şunlardır:

1- Allahü teâlâyı bir bilip, O’nu hiç unutmamak.

2- Helâlinden yemek ve içmek.

3- Abdest almak.

4- Her gün beş vakit namaz kılmak.

5- Namaz kılacağı zaman hayzdan ve cünüplükten gusletmek.

6- Kişinin rızkına, Allahü teâlânın kefîl olduğunu hak bilmek ve inanmak.

7- Helâlinden temiz elbise giymek.

8- Hakka tevekkül ederek çalışmak.

9- Kanaat etmek.

10- Nimetlerin mukâbilinde, Allahü teâlâya şükretmek. yani, onları emrolunan yerlerde kullanmak.

11- Cenâb-ı Haktan gelen kazâya râzı olmak.

12- Belâlara sabretmek, yani isyan etmemek.

13- Günahlardan tevbe etmek.

14- İhlâs üzere ibâdet etmek.

15- İnsan ve cin şeytanlarını düşman bilmek.

16- Kur’ân-ı kerîmi hüccet, senet kabul etmek. Onun hükmüne râzı olmak.

17- Ölümü hak bilmek ve ölüme hazırlanmak.

18- Allahü teâlânın sevdiğini sevip, sevmediğinden kaçmak.

19- Babaya ve anaya iyilik etmek.

20- İyilikleri emir, kötülükleri men etmek.

21- Mahrem olan akrabayı ziyaret etmek.

22- Emânete hıyânet etmemek.

23- Daima, Allahü teâlâdan korkup, haram işlemekten sakınmak
24- Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat etmek. Yani farzları yapıp, haramlardan sakınmak.

25- Günahlardan kaçıp, ibâdet ile meşgûl olmak.

26- Kanûnlara karşı gelmemek.

27- Âleme ibret nazarı ile bakmak.

28- Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek.

29- Dilini haram ve fuhuş olan sözlerden korumak.

30- Kalbini, Allahü teâlâdan başka her şeyden temizlemek.

31- Hiç bir kimseyi, alaya almamak.

32- Harama bakmamak.

33- Her hâlde, sözünde durmak.

34- Kulağını fuhuş ve çalgı gibi haram olan şeyleri dinlemekten korumak.

35- Farzları ve haramları öğrenmek.

36- Tartı ve ölçü âletlerini, hak üzere kullanmak.

37- Allahü teâlânın azabından emîn olmayıp, daima korkmak.

38- Müslüman fakirlerine zekât vermek ve yardım etmek.

39- Allahü teâlânın rahmetinden, ümidini kesmemek.

40- Nefsinin haram olan isteklerine tâbi olmamak.

41- Aç olanı, Allah rızâsı için doyurmak.

42- Kifâyet miktarı rızık (Yiyecek, giyecek ve mesken) kazanmak için çalışmak.

43- Malının zekâtını, mahsûlünün uşrunu vermek.

44- Âdetli ve lohusa hâlinde bulunan ehline yakın olmamak.

45- Kalbini günahlardan temizlemek.

46- Kibirli olmaktan sakınmak.

47- Bâliğ olmamış yetimin malını korumak.

48- Lût kavminin yaptığı habis işten uzak olmak.

49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp, kazâya bırakmamak.

50- Zulümle, kimsenin malını almamak.

51- Allahü teâlâya şirk koşmamak.

52- Zinâdan kaçınmak.

53- Alkollü içkileri içmemek.

54- Yalan yere yemîn etmemek
_________________
Rabbimiz bize imanın zevkini,şevkini, duygusunu tattırsın.
Ve o imanla, o şevk ile yaşatsın...
Rabbimiz bizi sevdiği kul eylesin,sevdiği yollarda yürütsün.
mec

 

 

Kitâb ve Sünnet'te bulunan nasslar, bize Cenâb-ı Hakk'ın nerede bulunursak bulunalım Peygamber (s.a.v.) Efendimize salâvat getirmemizi emrettiği hususunda birbirini te'yit etmektedir ve bu noktada müslümanlar da ittifak içindedirler. Ayrıca sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz için, Allah'tan vesile, fazilet ve O'nu va'dettiği makâm-ı mahmûd'a eriştirmesini istemeye teşvik olunmuşuzdur.

Binâenaleyh - nasıl Hz. Peygamber'e salât ve selâm getirmek bizim için uyulması gerekli bir esas olarak konmuşsa, aynı şekilde -Allah Teâlâ'dan istememiz emredilen bu vesile - salât ve selâm getirmenin O'nun için bir hak olduğu gibi - Hz. Peygamber için bir haktır.

Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine doğru aramamızı emrettiği «vesile» ise tâatta bulunmak suretiyle Allah'a yakınlık sağlamaktır ve bunun kapsamına Allah ve Resulünün emrettiği her şey girer.

İşte bu vesileye bizim ulaşabilmemiz ancak ve ancak kendisine îman ve itaat etmek suretiyle Hz. Peygamber'in izinden gitmekle mümkün olur ki, buna tevessül herkese farzdır.

Kıyamet gününde insanların Hz. Peygamber'den kendilerine şefaat etmesini isteyecekleri, Resûlüllah'ın duasıyla tevessülde bulunup da O'nun duası ve şefaati sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın gözünü tekrar açtığı a'mâ sahâbî örneğinde olduğu üzere sahabenin yağmur duasında ve diğer isteklerinde O'nun şefaatıyla tevessülde bulundukları gibi - Hz. Peygamber'in duası ve şefaatıyla tevessüle gelince; bu üçüncü bir tür olup Cenâb-ı Hakk'ın Resulüne kereminden dolayı O'nun duası ve şefaatini kabul etmesi kabîlindendir.

Resûlüllah'ın kendisi için dua ve şefaatta bulunduğu kimse ile, şefaat etmediği şahıs elbette aynı durumda değildir.

Fakat bâzı kimseler, sahabenin Hz. Peygamberle tevessülünün, onların Resûlüllah'a yemin edip O'nunla istekte bulundukları mânasına geldiğini sanmışlar ve böyle bir şeyin O'nun sağlığında ve vefatından sonra herkes için mutlak olarak meşru olduğunu sanıp bunun peygamberler ve melekler hakkında ve hattâ sâlih kullarla, hakîkatta sâlih bir zât olmasa bile salâh sahibi olduğu zannedilen kimseler hakkında bile caiz olduğuna inanmışlardır.

İslâm âlimlerince tedvin edilmiş hadis alanında kendilerine itimat olunan eserlerin herhangi bir yerinde, ne Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde, ne Sünen'lerde, ne de İmânı Ahmed ve diğer zevatın Müsned'leri gibi mutemet Müsned'lerde bu konuda merfû bir hadîs mevcut değildir. Bu tür hadîsler, içerisinde, bile bile hadîs uydurup nakletmeyen, ama bâzan hadîslerde hatâya düşen râvilerin değil, fakat yalancıların uydurduğu yalan ve mevzu birçok hadîsin mevcut olduğu bilinen kitablarda bulunur. Kasden dua ve mevzu hadîs uyduranların zıddına, bile bile yalan söylemeyen, ama hadîslerde hatâ edebilenlere ait rivayetler Sünen'lerde ve İmâm Ahmed ile benzeri âlimlerin Müsned'lerinde yer almaktadır. İmâm Ahmed, Müsned'inde, kasden hadîs uyduranların hiçbirinden rivayette bulunmamıştır.

Bu sebeple el-Hâfız Ebü'l-Alâ el-Hemedânî (el-Hâfız Ebü'l-Alâ Muhammed b. Sehl el-Attâr el-Hemedânî (569/1173): Büyük bir muhaddis, iyi bir kıraat, nahiv ve lügat âlimidir. Bu konularda eserleri vardır. (Ömer Rıdâ Kehhâle, Mu'cemü'l-Müellifîn, Beyrut 1957, X/58). ) ile Üstad Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî(Ebü'l-Ferac Abdurrahmân b. Ali el-Cevzî (597/1201) : Bağdad'da doğup orada vefat etmiş tarih ve hadîs âlimi. Matbu ve yazma 300 kadar eseri bilinmektedir (Ziriklî, A'lâm III/316-317). ), Müsned'de mevzu hadîsin bulunup bulunmadığı konusunda tartışmışlar; el-Hâfız Ebü'l-Alâ, Müsned'de mevzu hadîs olduğunu kabul etmemiş, Ebü'I-Ferec ise bulunduğunu ispat ederek Müsned'de bâtıl olduğu bilinen hadîslerin mevcut olduğunu izah etmiştir. Bizce bu iki görüş arasında çelişki yoktur.

Ebü'I-Ferec'in kullandığı ıstılahta «mevzu», herhangi bir hadîsi nakleden kişi onu bile bile uydurmasa, ama hata etse bile bu hadîsin gerçeğe uygun olmadığı hususunda bir delil mevcut olan rivayettir. Bu sebeple o, mevzu hadîslerle ilgili eserinde bu kabilden birçok hadîs zikretmiştir. Bir grup âlim, zikrettiği birçok rivayet dolayısıyla Ebü'I-Ferec'e karşı çıkmış ve bu rivayetlerin bâtıl olduğuna dair delilin mevcut olmadığını belirterek, aksine bu rivayetlerden bir kısmının gerçek olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat Ebü'I-Ferec'in mevzu olarak zikrettiği hadîslerin büyük, çoğunluğunun gerçekten mevzu olduğu âlimlerin ittifakıyla kabul edilmiştir,

El-Hâfız Ebü'l-Alâ ve benzerleri ise «mevzu» tabiri ile, rivayet sahibinin bile bile uydurduğu yalan ve uydurma rivayeti kasdetmekte idiler ki, selef arasında kasden yalan rivayet pek fazla değildi.

 

 

NAMAZIN ŞARTLARI
Namazın şartları deyince, onlar olmadan namazın da olmayacağı şeyler anlaşılır. Bir şeyi ayakta tutan ana parçaların herbirine "rukün" dendiği için, namazın şartlarından, namaza başladıktan sonra olanlarına aynı zamanda namazın rukünleri denir. Hepsine birden namazın farzları da denir.

Namazın şartları, yani namaza başlamadan önceki farzlar beş tanedir:

l. Hadesten, yani hükmî pislikten temizlik.

2.Necasetten, yani hakiki pislikten temizlik.

3.Avret sayılan bölgeleri örtmek.

4.Namazı Kıbleye dönerek kılmak.

5.Her namazı kendi vaktinde kılmak.

Namazın rükünleri, yani namaza başladıktan sonraki farzlar yedi tanedir:

1. Niyyet, yani kıldığı namazın hangi namaz olduğunu bilmek.

2. Başlangıçtekbiri.

3. Farz namazları ayakta kılmak.

4. Namazda Kur'ân dan mutlaka bir parça okumak.

5. Rukû', yani ayakta iken belden eğilmek.

6. Secde, yani alnını yere değdirmek.

7. Son oturuşta "Tahiyyât" okuyacak kadar durmak.

Namazın gerek şartlarının, gerekse rukünlerinin hepsi farz olduğu için, bunlarsız farz namaz düşünülemez. Birisi dahi bulunmazsa namaz batıl olur, yani tümden gider. Onun için bunların herbiri hakkında biraz bilgi vermek gerekir.

Hükmî Pislikten (Hadesten) Temizlik

Temizlik bölümünde de gördüğümüz gibi hades, hükmî olan, yani varsayılan pislik, ya da manevî olan pislik demektir ki. cünüplük ve abdestsizlikten ibarettir. Buna göre âdeti ve lohusalığı biten ve cünüp olan mükellefin yıkanması, abdesti bulunmayanın da abdest alması, bunları yapamıyorsa teyemmüm etmesi gerekir. Namaza ancak böyle başlayabilir.

Gerçek Pislikten (Necasetten) Temizlik

Namaz kılanın hem vücudu ve elbisesinin, hem de namaz kılacağı yerin temiz olması demektir. Pis olan şeyler bölümünde kaba ve hafif sayılan pislikleri görmüş, onların ne kadarının namaza engel olacağını ve nasıl temizleneceklerini anlatmıştık. Oraya bakılmalı. Vücudundaki ya da elbisesindeki pisliği giderecek bir şey bulamayan kimse, namazını çıplak değil, pis olan elbise ile beraber kılar.

Avret Olan Yerlerini Örtmek

Namazda kadının yüz, el ve ayakları dışındaki yerlerinden, erkeğin ise göbekle diz kapağı arasından, bir organın dörtte biri kadar açık olması namaza engeldir. Tenin rengini gösteren elbise, hiç giyilmemiş gibidir. Elbisenin dar olup organları belli etmesi halinde, rengini göstermiyorsa namaza engel değildir, ancak mekruhtur. Bu konu daha geniş olarak "Avret ve Örtü" bölümünde ele alınacaktır.

Kıbleye Dönmek

Kıble; ön yön demektir. Namaz kılarken Kâbe'ye dönüldügü için Kâbe'ye "Kıble" denmiştir. Kâbe şu andaki Mekke sehrinde bulunan ve Allah'ın emriyle ilk defa Hz. Ibrahim Peygamber (a.s.) tarafından yapılıp, sonraları birkaç kez tamir gören, küp şeklinde dört duvar bir yapıdır. Taşının ve maddesinin bir olağanüstü yönü yoktur. Ancak duvarında Cennet'ten çıktığı rivayet edilen Siyah Taş (Haceru'l-Esved) vardır ve Kâbe, bütün dünya müslümanlarını bir noktaya yönelttigi için "tevhid" in, yani Allah'ı birlemenin sembolüdür ve bu bakımdan herşeyden daha değerlidir.

Kâbe'nin etrafında bulunanların kıblesi, Kâbe'nin bizzat kendisidir. Kâbe'den uzaklarda olup onu göremeyecek olanların kıblesi ise kâbe'nin bulunduğu yöndür. Tam Kâbe'ye isabet edememeleri zarar vermez.

Namaz kılacağı yerde Kıble'nin hangi tarafa olduğunu bilmeyen, soracak kimse de yoksa, kendi imkânları oranında araştırma yapar ve kanaat ettiği yöne doğru kılar. Kılarken görüşü değişirse, o yöne doğru döner. Namaz bittikten sonra hata ettiğini anlasa da namazı tekrarlamaz. Ama araştırma yapmadan rastgele bir yöne dönmekle Kâbe'ye isabet ettirse dahi namazı caiz olmaz.

Düşman gibi bir şeyden korkan, hasta, bağlı, ya da binek üzeride bulunan kimselerin, dönmeye güç yetirebildkleri yön, kendi kıbleleridir.

Vakit

Her namazı kendi vaktinde kılmak şarttır. Sabah namazının vakti; ikinci fecir, yani şafağın doğuşundan Güneşin Doğuşuna kadar olan süre, Öglenin vakti; zevâlden, yani gölgenin en kısa olup uzamaya başladığı andan, her şeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında, kendisinin iki misline ulaştığı ana kadardır. Imam-ı Azam dışındaki imamlara göre ise, herşeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında, kendisinin bir misli olmasına kadardır. Ikindinin vakti; ögle vaktinin bitiminden Güneşin batışına kadarki süre, Akşamın vakti; Güneşin batışından, batıdaki kızıllığın ve onun arkasından beliren beyaz şafağın kayboluşuna kadarki süre; Yatsının ve vitrin vakti; Akşam vaktinin bitişinden, ikinci fecire, yani şafağın doğuşuna kadarki süredir. Ancak vitir yatsıdan önce kılınmaz. Bu vakitler Güneşe göre hesaplandığı, Güneşin hareketleri de astronomi ilmince bilinebildiği için, bunların takvime göse tesbiti daha kolaydır.

Müstehap Vakitler:

Bazı vakitlerde namazı geciktirmek, ya da acele etmek müstehaptır: Meselâ:

1. Sabah namazını; selâm verdiğinde abdest alıp Fâtiha'dan başka kırk âyet okunacak bir namaz daha kılacak zaman kalacak şekilde geciktirmek.

2. Ögleyi, yaz sıcaklarında gün ortası harareti geçinceye kadar ertelemek.

3. Ikindiyi, Güneşin sararma zamanına kalmayacak kadar geciktirmek.

4. Yatsıyi gecenin son üçte birine kadar geciktirmek.

5. Uyanabileceğinden eminse, vitri gecenin sonuna kadar geciktirmek.

6. Kışın öğleyi acele kılmak.

7. Akşamı, yıldız karışımından önce kılmak.

8. Bulutlu günlerde. ikindi ve yatsı namazlarını acele kılmak.

9. Bulutlu günlerde ikindi ve yatsının dışındaki namazları geciktirmek müstehaptır. (Bu son iki madde zamanın takvimsiz hesaplanmasına göredir.)

Mekruh ya da Haram Vakitler:

Bazı vakitlerde namaz kılınmaz. Bunlar:

1. Güneş'in doğmaya başlamasından, bir mızrak boyu yükselişine kadar. (Ülkemizde yaklaşık 45 dakika).

2. Öğleyin güneş tam tepede bulunduğu zaman, (ögleden yaklaşık onbeş dakika öncesinden öğle ezanına kadar.)

3. Güneş sararmaya başladığı andan batıncaya kadar, (yaklaşık kırkbeş dakika). O anda yalnız o günün ikindisinin farzı kılınabilir.

4. Sabah ve ikindi namazlarından sonra tavaf ve nafile namazı kılmak. (Kaza ve cenaze namazı kılınabilir, tilâvet secdesi yapılır).

5. Ikinci fecrin doğuşundan sabahın farzını kılıncaya kadar, sabahın sünnetinden başka nafile namaz kılmak.

6. Akşamın vaktinde, akşamı kılmadan önce nafile kılmak.

7. Hutbe okunurken nafile kılmak.

8. Bayram günü bayram namazından önce namaz kılmak.

9. Arefe ve Müzdelife'den başka bir yerde, bir özürle de olsa iki vakti birleştirerek kılmak.

Bunların ilk üçü haram, geri kalanları mekruhtur:

Niyyet

Namazın niyyeti, yapmakta olduğu hareketin namaz kılmak olduğunu ve hangi namazı kılacağını bilmekten ibarettir. Meselâ ikindi namazını kılmak için kıbleye dönen bir adam tekbir için ellerini kaldırırken ikindinin, meselâ, sünnetini düşünüp, kendisi için tekbir almakta olduğu bu kılacağı namazın, ikindinin sünneti olduğuna içinden karar vermesi niyyettir ve bu bir anlık meseledir. Dilden söylemesine gerek olmadığı gibi bu güzel de değildir. Çünkü niyyet kalbin işidir. Insanın dili birşey söylerken kalbi başka şey söylerse, niyyet, dilinin dediği değil, kalbinin dediğidir. Bu yüzden niyyeti kalbinden yapan, mutlaka isabet eder, ama diliyle yapan kalbi başka şey söylerse isabet etmeyebilir. Onun için eski âlimler dil ile niyyeti bid'at saymışlar ve bunu, ne peygamber, ne onun arkadaşları, ne de onları özleyen tâbiin yapmıştır. (bk. imam Rabbanî, Mektubât.) Öyleyse biz de yapmamalıyız, demişlerdir. Gerçekten de niyyetin dil ile yapılması, sadece son devir kitaplarında ve ilmihallerinde görülen bir şeydir Oruç ve diğer ibadetler için de durum aynıdır.

BaşlangıçTekbiri

Namaza, Allah'ın yüceliğini bildiren bir kelime ile başlamak namazın şartlarındandır. Buna iftitah (başlangıç) tekbiri ya da "tahrîme" denir. Niyyetin hemen arkasından elleri kaldırırken "Allahû Ekber" diyerek yapılır. Daha namaza başlarken, namaz kılana Allah'ın en büyük olduğu söylettirilirken sanki; namazının faydasını Allah'a yönelik sanma, O en büyüktür, buna ihtiyacı yoktur, namaz yine senin içindir, dedirtilmiş olur.

Ayakta Durmak (Kıyam)

Bir özrü olmayan mükellefin farz ve vacip olan namazları ayakta kılması da farzdır. Nafile namazları ise ayakta kılmak şart değildir, oturarak da kılabilir, ancak sevabı daha az olur.

Kur'ân Okumak (Kiraat)

Farz namazların ilk iki rekatlarında Kur'ân-ı Kerîm'den bir parça okumak da farzdır. Dolayısı ile bu farzın yerine gelmesine yetecek kadar Kur'ân âyetini ezbere bilmek de farz olmuş olur. Bu farz, Kur'ân'ın neresinden olursa olsun, üç kısa âyet kadar okumakla yerine gelmiş olur. Meselâ her rekatta okunan "fâtiha" ile bu farz da yerine getirilmiş olur. Bizzât fâtihanın okunması ise ayrıca vaciptir. Yeri gelince görülecektir.

Rukû' (Eğilmek)

"Rukû" eğilmek demektir. Namazların her rekatında en az eller dizlere ulaşacak kadar eğilmek farzdır. Rukû, mükemmel şekliyle baş ile göğüs yere paralel oluncaya kadar eğilmekle olur. Yalnız bu, erkek içindir. Kadın ise sadece elleri dizlerine ulaşacak kadar egilir.

Secde

Namazın ana bölümlerinden biri de secdedir. Secde, Allah'ı ululayarak alnı yere koymaktır. Bu kadarı farzdır. Alınla beraber burnun da yere değmesi, ellerin de yere konması vaciptir, yani secdenin tam ve mükemmel olması için gereklidır.

Secde edilen yerin temiz ve katı olması gerekir. Pamuk, kar, saman gibi yumuşak olup yerin sertliğini duyurmayan şeyler üzerine secde yapılmaz. Ayrıca secde yeri, ayakların basıldığı yerden yarım zira'dan, yani 20- 30 cm.'den yüksek olmamalıdır.

Son Oturuş

Kıldığı namaza göre son rekatın bitiminde "tahiyyat" okuyacak kadar oturmak da farzdır. Tahiyyatı okumak ise vaciptir. Yerinde görülecektir.

Buraya kadar sayılan altı temel, namazın ana iskeletini oluşturor. Bunlardan biri dahi olmasa namaz batıl, yani asılsız olur. Vacipler ise namazın ikinci derecede kuvvetli bölümleridir. Farzları tamam olan bir namazın vacipleri bulunmasa namaz sayılır, ancak eksik ve yaralı bereli bir namaz olur. Vacipleri bilerek terkederse günah işlemiş olur, ama namaz yine tamamdır. Vaciplerden sonra da sünnetler ve müstehaplar gelir.

 

 

FATİHA SURESİ



Hamd, alemlerin Rabbi Allah içindir. Salat ve selam peygamberimiz Muhammed’e (sav), onun ali’ne, ashabına ve kıyamete kadar onun yolunu takip eden şehidler, sıddıklar ve salihlerin üzerine olsun. Rabbim bizleri de salih kullar zümresine katsın. (Amin)

Her insanın Müslüman olabilmesi için, Kelime-i Tevhidi tam olarak bilip ve söylemesi gerekir. Kelime-i Tevhidi anlamak için de Kur’an'ı anlamak gerekir, bu bağlamda, Kur’an'ın anası olan Fatiha suresini anlayalım.

Günlük beş vakit namazın her rekatında, Fatiha okunması emredilmiştir. Üzerinde düşünelim, acaba niçin başka sure değil de Fatiha? Allah-u Alem, bunun hikmeti, Kur’an'ın özünün bu surede gizli oluşudur. Bir başka yönüyle geçmişte sapıtan insanların sapıklık noktalarına Muhammed (sav) ümmetinin dikkatini çekmektir.

İşte, eğer geçmiş sapıklar türünden birileri bizim zamanımızda karşımıza çıkarsa, günlük beş vakit okuduğumuz Fatiha ile onlara karşı duralım, bakalım Fatiha'da ne diyoruz;



1. Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla. 2. Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. 3. O, rahmândır ve rahîmdir. 4. Ceza gününün mâlikidir. 5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. 6. Bize doğru yolu göster. 7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!



"Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur." Neden alemlerin Rabbi diyoruz da yaratıcısı demiyoruz? Çünkü, geçmiş sapık kavimler çoğunlukla Allah (cc)'ın yaratıcı olduğunu kabul etmişlerdir. Fakat Rab oluşuna itirazları olmuştur. Çünkü Rab kelimesi Arapça'da şu anlama gelir; melik ve malik, kefil olan, rızık veren, ihtiyaçları karşılayan, koruyucu hükümran, kanun koyan, yöneten ve düzenleyen.

İşte geçmiş kavimlerin kafir olanları, Allah'tan başka kanun koyucu, rızık verici kabul ediyorlardı. Böylece Allah'tan başka Rab ediniyorlardı. Tağutlaşıp azanlar hep bu noktada haddi aşıyorlardı. Bakın, firavun; “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyordu. İşte Firavun kendisinin yaratıcı olduğunu değil, kanun koyan, terbiye eden, rızık veren olduğunu iddia ediyordu. Firavun'a göre Mısır'ın maliki kendisiydi. İnsanlar da orada rızıklanıyorlardı. Yine kanun koyarak insanları itaat ettirip terbiye ediyordu ve böylece de sahte ilah oluyordu.

İşte Fatiha'da bu noktaya dikkat çekiliyor. Yani bir gün Muhammed (sav) ümmetinin başına Allah'ın kanunlarından başka kanun koyan gelirse; "Ben Fatiha'da Rab olarak Allah'ı kabul ettim, Firavun ve onun gibi sahte ilahları reddettim. Dolayısı ile sizin gibilere itaat etmiyorum, düşman oluyorum, yoksa günde beş vakit namazın her rekatında okuduğum Fatiha'ya ters düşmüş olurum." diyebilsin.

Bakın Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde, özellikle Rab kelimesi kullanılmıştır. Allah Teala şöyle buyuruyor;

“Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutup ' Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' diye buyurmuştu, onlar da; 'Evet, şahit olduk.' demişlerdi. Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye. Yahut,' daha önce sadece atalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen kuşaktık. Şimdi o batıla sapanların işledikleri yüzünden bizleri helak mı edeceksin? demeyesiniz diye. İşte biz ayetlerimizi böyle açıklarız.” (A’raf 174)

Bakınız dikkat edilirse, Allah Teala ruhlar aleminde bize, yaratıcınız kim diye sormuyor da, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyor. Çünkü Allah Teala ezeli ilmi ile biliyordu. Kendisinin Rab sıfatına göz diken bazı tağutlar olacak. Yine ezeli ilmi ile biliyordu ki, böylesi tağutlara itaat ederek, Allah'ı değil de başkasını Rab edinenler ortaya çıkacak. İşte kullar mazeret göstermesinler, itiraz hakları olmasın diye Allah, ruhlar aleminde, bizden söz almıştır.

Yine bir başka ayette Allah Teala şöyle buyuruyor;

“De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. (En’am 162-163)

…. Ruhlar aleminde verdiğimiz sözden sonra, tekrar bir daha bütün varlığımızla, Allah Teala'nın Rab olduğunu kabul edip, teslim oluyoruz . Bakınız, Allah Teala'dan başkasını Rab edinenlerin müşrik olduğunu Allah (c.c) bize şöyle haber veriyor;

"Onlar, Allah'ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesihi Rab edindiler. Halbuki onlar bir tek, ilaha ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe 31)

Bu ayetin tefsirinde hemen hemen bütün tefsirciler, Tirmizi'den rivayet olunan şu hadisi naklederler; Adiyy b. Hatem'den şöyle dediği rivayet edilir. Boynumda altın bir haç olduğu halde Peygamber (sav)'in huzuruna vardım. Şöyle buyurdu;“Bu da ne oluyor Ey Adiyy? Şu putu üzerinden at.” O'nu Tevbe Suresi'nde, “Onlar, Allah'ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i Rabler edindiler.” buyruğunu okurken dinledim. Sonra şöyle dedi;“Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı, fakat kendilerine bir şey helal kıldıkları vakit, onu helal belliyorlar. Haram kıldıkları vakit haram belliyorlardı."(Kurtubi Tefsiri C.8 s.198)

Ayette geçen ahbar, yahudi alimlerinin adıdır. ruhban ise, hıristiyan alimlerin adıdır. Bunları ne şekilde Rab edindiklerini Elmalılı anlattıktan sonra; "şimdi günümüzde o Rab edinilenlerin yerini, parlamentonun aldığını" söylüyor. Demek oluyor ki, parlamentoya itaat etmek, onları Rab edinmektir.

İşte bu gerçeğe parmak bastıktan sonra yine bakıyoruz, öldükten sonra kabirde sorulan ilk soru, Rabbin kim?, Nebi’n kim ? sorusu, neden? Çünkü kişi, parlamentoya itaat ettiyse orada Rabbim Allah diyemeyecek, rabbim parlamento diyecek. Rab olarak, yani kanun koyucu, terbiye edici olarak Allah’ı (c.c) tanıdıysa işte o zaman Rabbim Allah (c.c) diyecek.

"Errahmanirrahim" : Yüce Allah, alemlerin Rabbi olmakla kendi zatını nitelendirdikten sonra, Rahman ve Rahim olmakla da nitelendirmesinde korkutma anlamı bulunduğundan dolayı, hemen akabinde “Rahman, Rahim” ile nitelendirmiştir. Çünkü bu da, korkutmanın aksi olan, teşviki ihtiva etmektedir. Böylece yüce Allah, hem kendisinden korkmayı, hem de nimetlerine ümit beslemeyi ifade eden niteliklerini bir arada zikretmiş olur. Bu ona itaatte daha çok yardımcı olsun, isyandan daha çok uzaklaştırıcı olsun diye böyle gelmiştir. Tıpkı yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi;

“Kullarıma haber ver ki; Ben gerçekten mağfireti bol ve Rahim olanım. Benim azabımda elbette en acıklı azaptır.” (Hicr 49-50)

(O, yüce Allah) günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı şiddetli olan ve nimeti geniş olandır.” (Mü’min 3) (Kurtubi Tefsiri c.1 s. 372)

Allah Teala, Rahman sıfatı ile kafir Müslüman ayırt etmeksizin bu dünya da bütün canlılara merhamet eder. Rahim sıfatıyla ahirette sadece Müslümanlara merhamet eder. (Bu mana da ki ifadeler için Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır)

" O, Din gününün maliki (sahibi)dir": Din gününün sahibi buyrulmuştur ve burada, uyarı ve korkutma biraz açıkça ortaya konmuştur. Çünkü din kelimesi Arapça'da ceza, hesap, kaza, siyaset, itaat, adet, hal, kahır, nihayet bütün bunlarla ilgili ve hepsinin binası ve ölçüsü olan millet ve şeriat manalarına gelir. Bu, doğrudan doğruya kıyamet manalarına gelmez. (Hak Dini Kur’an Dili)

Kur’an'ın çeşitli ayetlerinden Din kelimesinin kanun manasında olduğunu görüyoruz. Allah Teala şöyle buyuruyor;

"İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik, yoksa hükümdarın dinine (yürürlükteki kanuna) göre kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.” (Yusuf 76) Net bir şekilde görüyoruz ki, kralın dininden kasıt, kralın kanunudur. İşte böylece şunu anlıyoruz; Allah Teala'nın Rab, Rahman ve Rahim oluşu Fatiha'da bize öğretildikten sonra kanun koyuculuğu da öğretiliyor. Çünkü Rab olarak kralı kabul edenler, kralın kanununa itaat eder. Allah Teala şöyle buyuruyor;

“Muhakkak Allah katında din İslam'dır.” ( Ali-İmran 19)

Kralın, yani tağutların kanunlarının Allah nezdinde hiçbir geçerliliği olmadığı gibi, böyle kanunlara itaat edenlerinde Allah (c.c)'ın dini ile bağlantısı yoktur. Allah Teala şöyle buyuruyor;

"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz ve ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” ( Al-i İmran 85)

Fatiha suresinde din ifadesiyle, Allah Teala'nın, kanun koyucu olduğunu, bu kanunların aksinin Allah (c.c) nezdinde hiçbir geçerliliğinin olmadığını ve İslam'dan başka din, (kanun) arayanın da büyük bir azaba çarptırılacağını ilgili ayetlerde görüyoruz.

Öğreniyoruz ki, geçmiş ümmetlerin düşmüş olduğu sapıklıklara düşmeyelim. Çağımızın Firavun ve Nemrutlarını, tereddütsüz reddedelim. Böylesi tağutların, Allah'(c.c)'ın emirlerine muhalif olan kanunlarına İslam'ın hiçbir ihtiyacının olmadığını bilelim. Çünkü İslam'da hiçbir eksiklik yoktur.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor;

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı beğenip seçtim.” (Maide 3) İşte bu ayette de görüyoruz ki, din, kemale ermiştir. (tamamlanmıştır) Hiçbir eksiği, gediği yoktur. Allah'ın kanunundan başka kanun arayan veya Allah'ın şeriatının dışında şeriatlara uyan kimse Allah'ın bu ayetine muhalif olur ve hangi şeriata uymuş ise, o şeriatın sahibinin dinine girmiş, ona ibadet etmiş olur. İşte biz böylelerini reddederek Fatiha da şunu söylüyoruz;

“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” İbadet ederiz anlamı, itaat ederizdir. İbadet, itaat ve zilletle boyun eğmek demektir. (Kurtubi c.1 s.380)

Yani başkalarına itaat etmeyiz. Rab olarak Allah'ı kabul ettik, O'ndan başka Rab, ilah yoktur. Çağdaş Firavunların kanun ve hükümlerini hiçe sayarız. Tağutların baskı ve zulümlerine karşı Allah’tan yardım dileriz. Mekke müşriklerinin yaptığı gibi sahte ilahlardan yardım dilenmeyiz. Bu arada çağdaş müşrikler gibi; türbeden, ağaçtan, yatırdan, şeyhlerden ve benzerlerinden, yardım dileyerek, Allah’tan gayrı ilah edinmeyiz. Çünkü iman edenlerin velisi, sahibi, yardımcısı, Allah’tır. Allah’tan gayrı ilah edinerek, onlardan yardım dileyen kafirlerin yardımcısı ise tağuttur.

Allah Teala şöyle buyuruyor;

“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkar edenlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkartır. İşte onlar ateştedirler onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Bakara 257) İşte Allah’tan başkasını veli, sahip edinerek ondan yardım isteyenin sonu imansızlık ve ebedi cehennemdir. Bu sebeple yalnız Allah’a ibadet eder ve ondan yardım dileriz. Zaten bizlerin yaratılma gayesi, Allah’a kulluktur. Allah Teala şöyle buyuruyor;

“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat 56) Bakınız Allah (c.c), bizleri sadece emir ve kanunlarına itaat edip, ibadet edelim diye yaratmıştır. Mücahid’den gelen rivayette bu ayetin manası, ben onlara emirler vermek, yasaklar koymak için yarattım demektir. (Kurtubi c.16 s. 385)

Yine itaatin ibadet manasına geldiğine dair açıklamalar için, Elmalılı, Fi zilal, Mevdudi, Said Havva, Ö.N.Bilmen tefsirlerine bakınız.

Buraya kadar anladık ki, din kanundur. Din vaz’eden de, yani kanun koyan da Rab’dir. İtaat ise ibadettir. Kişi kimin kanununa itaat ederse ona ibadet etmiş ve Rab edinmiştir. Bu gerçeği öğrendikten sonra, Allah tan başka Rab edinme fitnesinden Allah’a sığınıyor ve diyoruz ki;

"Bizi dosdoğru yola ilet" : Yani İslam yoluna, İslam şeriatına. İmam Ahmed en Nevvas b. Sem’andan, o da Resulullah (s.a)'dan şöyle söylediğini rivayet eder; "Allah (c.c) şöyle bir misal getirdi: "Bir sırat-ı müstakim vardır. Bunun her iki yanında yüksekçe iki duvar, bu duvarlar da açık kapılar, kapıların üzerinde sarkıtılmış perdeler ve sıratın kapısında şöyle diyen bir davetçi, Ey insanlar, hepiniz bu sırat’a (dosdoğru yola), giriniz ve eğri büğrü yollara sapmayınız. İnsan bu kapılardan herhangi birisini açıp girmek istediğinde, bu sıratın üst tarafından bir davetçi şöyle der, Sakın ha! Bu kapıyı açmayasın, bu kapıyı açtığın takdirde, ondan içeri girersin. İşte bu sırat (yol) İslam'dır. Bunun iki yanındaki yüksek duvarlar, Allah'ın çizdiği sınırlardır. Açık kapılar Allah'ın yasaklarıdır. Sırat’ın başındaki davetçi, Allah'ın kitabıdır. Sıratın üzerinden seslenen davetçi ise, her Müslüman’ın kalbindeki Allah'ın tayin ettiği öğütçüdür.”

İşte ey Müslüman, senin yolun İslam'dır ve bu yolun iki tane davetçisi vardır. Birisi fıtratın, diğeri İlahi vahyin davetçisi. O bakımdan haramları irtikab ederek (işleyerek) İslam'a karşı kusurlu olma. Yoksa şeytani yolların girdabına yuvarlanırsın. (El Esas Fit- Tefsir c. 1 s. 48-49)

Kardeşler; doğru yol bu hadis-i şerif ile belirtilmiştir ki, o da Allah'ın hükümleridir. Sağında ve solunda ayrılan yollara sapmayalım, Kur’an'a kulak vererek böylesi sapıkların fitnesinden kurtulalım. Sırat-ı Müstakim, dosdoğru yoldur. Kur’an ve sünneti kendimize rehber edinir, İslam yoluna devam edersek, bizleri cennete götürür. Bunu bırakıp demokrasi, komünizm gibi, batıl dinlerin sistemlerini kendimize yol, araç edinirsek,bizi küfre ve cehenneme götürür. Allah korusun. Bakınız Allah Teala bu konuyla ilgili şöyle buyuruyor;

“Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi, O’nun yolundan ayırırlar. İşte sakınırsınız diye, Allah sizlere bunları tavsiye etti.” (En’am 153)

Darimi, Abdullah b. Mesud (ra)'dan şöyle denildiğini rivayet eder; "Rasulullah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu“ İşte bu, Allah'ın yoludur.” Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solunda da birtakım çizgiler çizdi. Sonra da buyurdu: “ Bunlardan her birisinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır.” sonra da bu ayet-i Kerimeyi okudu." (Kurtubi c. 7 s. 237)

Hadis imamları Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet ederler; Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Size neyi emrettiysem onu alınız. Size neyi yasakladıysam ondan da uzak durunuz.”

İbni Mace ve başkaları da, El İrbad b. Sariye'den şöyle dediğini naklederler: "Rasulullah (sav) bize öyle bir vaaz da bulundu ki, ondan dolayı gözler yaşardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi; ey Allah'ın Rasulü! dedik, bu adeta veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: “ Ben sizi (hiçbir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yoldan, helak olanlardan başkası sapmaz. Aranızda yaşayacak olanlar, pek çok ayrılıklar görecektir. Size benim sünnetimden ve benden sonra hidayet bulmuş, Raşit Halifelerin sünnetinden, bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyorum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma işlerden (bid’atlerden) de sakınınız. Çünkü şüphesiz her bid’at sapıklıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Habeşli bir köle olsun. Şüphesiz mü’min burnuna halka takılmış deve'ye benzer, nereye çekilirse oraya gider." (Kurtubi c. 7 s. 239)

Kardeşler, bu Hadis-i Şeriflerde de görüyoruz ki, Kur’an'a, Sünnet'e ve Raşit Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılmak lazım, öyle ki, dişlerle kavrar gibi. Müstakim yola devam etmek, bu yoldan ayrılan yollara sapmamak gerek. Sapan yolların başındaki bu yollara çağıran, şeytan veya şeytanlaşmış insanların davetini, elimizin tersiyle itelim. Yoksa, yahudi ve hıristiyanlar gibi, fırka, fırka olup sapıtırız. Allah korusun. Bakınız, İbni Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: “ Şüphesiz İsrail oğulları’nın başına gelenlerin aynısı, adım, adım ümmetimin de başına gelecektir. O kadar ki, Onlardan herhangi bir kimse, annesine açıkça varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz israiloğulları, yetmiş iki millete (fırkaya) ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, hepsi cehennemde olacaktır, Bir tanesi müstesna." Peki bu fırka hangisidir ey Allah'ın Rasulü, diye soran ashaba Hz. Peygamber (sav); “Benim ve ashabımın yolunu takip edenler.” diye cevap vermiştir. (Kurtubi c. 4 s. 312)

İşte sapıklıktan kurtulabilmenin çaresini Allah Rasulü bizlere göstermiştir. Bizler bu tarife göre hareket ederek, sadece amelimize güvenmiyor ve diyoruz ki,

“Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna”

Bizim hidayetimizi sürekli kıl demektir. Çünkü insan bazen doğru yola iletilir, sonra da bu doğruluk yolu üzere olması sona erdirilebilir. Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu der ki; Burada, Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yolu kastedilmektedir. Bu görüşlerini de Yüce Allah’ın şu buyruğundan çıkarmışlardır:

“Kim Allah'a ve Peygamberler'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği, peygamberlerle, sıdıklarla , şehidlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa 69)

Ayet-i kerime bunların dosdoğru yol üzere olduklarını göstermektedir. Fatiha suresinde ki ayette de kastedilen işte budur. Bu hususta ileri sürülen bütün görüşler, dönüp dolaşıp buraya gelir. O bakımdan, konuyla ilgili ileri sürülmüş görüşleri tek tek sıralamanın anlamı yoktur. (Kurtubi c.1 s. 383)

Böylece Allah Teala'ya, hangi yolu istediğimizi ifade ettikten sonra, hangilerinden de uzaklaşma isteğimizi bu şekilde dile getiriyoruz.

"Gazaba uğrayanların ve yolunu sapıtanlarınkine değil." Gazaba uğrayanlar yahudiler, sapıtanlar da Hıristiyanlar olduğu cumhur ulema kabul etmiş ve şu ayetleri delil getirmiştir;

"…ve Allah'tan gelen bir gazaba uğratıldılar” (Bakara 61)

“Ve Allah, onlara karşı gazaplanmış…” (Fetih 6)

Hıristiyanlar hakkında da:

“ Bundan önce onlar sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi saptırmış ve sonra da dümdüz yoldan sapa gelmişlerdir.” (Maide 77) (Kurtubi c. 1 s. 386)

Bu son bölümde özellikle, yahudi ve hıristiyanların, kısacası bütün gayrimüslimlerin, dinlerini, yollarını reddediyoruz.

Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin yolunu talep ediyoruz. Ne ilginçtir ki bugün dünyayı idare eden batıl sistemler, yahudi ve hıristiyanların icadıdır. İşte biz bu ayetleri okumakla, demokrasi, laiklik, komünizm gibi Allah'ın şeriatına dayanmayan, küfür sistemlerini reddediyor ve Allah'a teslim oluyoruz. İşte bu sözünde samimi ve sadık olanlara, Bakara suresinin ilk ikinci ayetinde şöyle buyruluyor;

“İşte bu kitap, onda hiçbir şüphe (eğrilik, yanlışlık) yoktur. Takva sahipleri için hidayettir.”

Kardeşler, Allah Teala, hidayet kaynağının, yani sapıklıktan kurtulmanın tek çaresinin Kur’an-ı Kerim olduğunu bizlere haber veriyor. Öyleyse bizler her meselemizi bu kitaba göre çözelim, ihtilaf ettiğimiz ve şüphelendiğimiz hususlarda hep bu kitaba başvuralım, beşeri görüşlere ve sistemlere değil.



Allah Teala bizlere hidayet kaynağının Kur’an-ı Kerim olduğunu bildiriyor. Bakalım Kur’an’dan bizlerin imanlı olarak kalabilmemiz için ne hükümler var. Allah Teala şöyle buyuruyor;

"Dinde zorlama yoktur. Hak batıldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa tutunmuştur muhakkak ki Allah Semi’dir, Alim’dir.” (Bakara 256)

Ayetin dinde zorlama yoktur bölümü ile ilgili tefsirlerde uzun uzun açıklamalar vardır. Bunların özeti gayrimüslimler illa İslam’a gireceksin diye zorlanamaz, belli şartlara bağlı kalmak kaydıyla İslam beldelerinde inançlarını rahatça yaşayabilirler gerçekten hak batıldan iyice ayrılmıştır. Hidayet ile dalalet, iman ile küfür, apaçık delillerle birbirinden ayırt edilir haldedir.

Artık kim tağutu inkar edip… Tağut; tuğyandan gelmektedir. Allah’a karşı haddi aşan her şey tağuttur. Şeytan ise bütün haddi aşanların arkasındadır.

İşte tağutun inkar edilmesi, beşeriyetin Allah’a şirk koşmak, Allah’tan başkalarının hükmüne başvurmak veya Allah’tan başkalarından yardım dilemek gibi yaptıkları her türlü şerri red ve inkar etmektir. Tağutun inkar edilmesi ve ona kafir olunması ise onun reddedilmesi, küçümsenmesi, hakir görülmesi, ona itaat edilmemesi ve alçaltılmasıdır. Allah’a iman eder hakkıyla Allah'ı tasdik eder ve bunun gereklerini yerine getirecek olursa kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. (El-Esas Fit Tefsir C.2 S.141)

El-Cevheri der ki: "Tağut, kahin şeytan ve sapıklıkta başı çeken her kimsedir." (Kurtubi C.3 S.494) Bu ayet bize gösteriyor ki; tağutu reddetmeyen Allah’a iman etmiş olmuyor, iman ettiğini söylese de. Tağutun inkar edilmesi ve Allah'a iman dil ile söylenen ve kalp ile inanılan hususlardandır. Bundan dolayı yüce Allah’ın sıfatlarından “Semi’dir” her şeyi işitendir buyruğu dil ile söylenen şeyler için: “Alim'dir" (her şeyi bilendir) buyruğu da inanılan şeyler hakkında kullanılır, o bakımdan ayetin bu buyruklarla sona ermesi gayet güzeldir. (Kurtubi C.3 S.496)

Allah’ın kanununun nizamının dışında olan demokrasi ve particilik de bir tağuttur. İnkar edip karşı çıkmayan iman etmiş olmaz çünkü demokraside hakimiyet yani hüküm koyma milletindir bunun gereği olarak insanlar sandık başına giderek hakimiyet haklarını kullanırlar böylece Allah’ın hakkı olan hakimiyeti kendilerinde gören halk fert fert tağut olur. Bir başka boyutu ile insanlar önce demokrasiye imanı gereği olarak hakimiyeti kabul ederler sonra oy vererek Allah’tan gayrı hüküm koyucu seçerler böylece Allah’tan başka ilah edinmiş olurlar çünkü Allah’ın Zati veya Subuti sıfatlarının herhangi birini başkasında gören o nesneyi İlah edinmiş olur. Allah Teala el-Hakim’dir; yani hüküm ve hikmet sahibidir.

Oy vererek kanun koyucu seçen, el hakim olarak seçtiği kişiyi görmüş olur. Bu kişiler abdest de alsa, namaz da kılsa ve Allah’a yapılması gereken ibadetlerin Hepsini Allah’a yapsa da hüküm koyma yetkisini seçmiş oldukları tağutlara verdikleri için Allah’ın dininden çıkıp tağutun kulu olurlar. Çünkü;

“Hüküm ancak Allah’ındır “ (Yusuf 40) Hüküm Allah’ın, biliyoruz, bunu bilerek Allah’tan başka kanun koyucu seçsek ne olur?

Allah Teala şöyle buyuruyor;

"O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” ( Kehf 26)

Bir başka ayet;

"Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide 44 )

Bu ayetlerden öğrendik ki; hüküm Allah’ın, Allah hükmüne ortak kabul etmez. Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenlere kafir diyebilir miyiz? Allah bize bu hakkı vermiş midir? Evet vermiştir, Allah (cc) şöyle buyuruyor;

 

Kadının Mahrem Olmayan Erkekle Tokalaşması


Kadının mahremlerinden olmayan bir erkekle tokalaşması haramdır. Fetva davet ve irşad dairesi genel başkanı Şeyh Abdülaziz b. Abdullah b. Bâz, İslamî Davet Kurulunun bastığı Fetvalarında[163] şunları söylemektedir: “Mahrem olmayan kadınlarla tokalaşmak mutlak olarak caiz değildir; kadınların genç ya da yaşlı olmaları arasında fark yoktur. Tokalaşan erkeğin de genç ya da yaşlı olması fark etmez. Çünkü bu durumda her iki taraf için de fitne tehlikesi vardır. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’den gelen şu rivayet sahihtir: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’in eli asla bir kadının eline değmemiştir; o kadınlarla ancak sözlü olarak beyatleşirdi.” Kadının erkekle arada bir engel bulunduğu halde tokalaşması ile bir engel bulunmaksızın tokalaşması arasında da fark yoktur. Çünkü bu husustaki deliller geneldir. Ayrıca fitneye götüren bu yolun kapalı tutulması da gerekmektedir…”

Şeyh Muhammed Emin eş-Şankitî, Advau’l-Beyân adlı tefsirinde[164] şunları söylemektedir: “Şunu bil ki yabancı bir erkeğin kendisi için yabancı olan bir kadın ile tokalaşması caiz değildir. Onun bedeninin böyle bir kadının bedeninin herhangi bir yerine temas etmesi de caiz değildir. Buna dair bir takım deliller şöyledir:

1- Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın “Ben kadınlarla tokalaşmam” dediği sabittir. Yüce Allah da: “Andolsun sizin için Allah’ın Resulunde uyulacak güzel bir örnek vardır” (el-Ahzab, 33/21) buyurmaktadır. O halde ona uyarak kadınlarla tokalaşmamamız gerekir. Az önceki hadisi gerekli açıklamalar ile birlikte Hac Sûresi tefsirinde söz konusu etmiş bulunmaktayız. Bu hadisi ihramlı halde iken ve bunun dışındaki hallerde erkeklere asfura boyanmış kıyafetleri giyinmenin yasaklığına delil olarak zikretmiştir. el-Ahzab suresinde bu, hicap ayetiyle ilgili olarak da onu söz konusu ediyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in bey’at zamanında kadınlar ile musafaha etmemesi (tokalaşmaması) erkeğin kadın ile tokalaşmayacağına ve onun bedeninin herhangi bir bölümünü kadının bedenine değmemesi gerektiğine açık bir delildir. Çünkü dokunmanın en hafif çeşidi tokalaşmaktır. Tokalaşmanın gerektiği bir vakit olan beyatleşme vaktinde Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in tokalaşmayı terketmesi, caiz olmadığının delilidir. Kimse de ona muhalefet edemez. Çünkü o sözleri, fiilleri ve takriri ile ümmeti için şeriat koyandır.

2- Daha önce açıkladığımız üzere kadın bütünüyle avrettir. Onun hicaba bürünmesi gerekir. Gözü haramdan koruma emrini ancak fitneye düşmek korkusundan vermiştir. Şüphesiz bedenin bedene değmesi gözle bakmaya nisbetle insanın duygularını galeyana getirmekte ve fitneye çağırmakta daha güçlü bir etkendir. İnsaflı herkes bunun doğruluğunu çok iyi bilir.

3- Böyle bir iş yabancı bir kadından zevk almaya sebeptir. Çünkü günümüzde takva azalmış, emanet diye bir şey kalmamış, şüpheli hallerden uzak durmak (vera) görülmez olmuştur. Bizlere defalarca nakledildiğine göre avamdan olan bir takım kocalar baldızlarını ağızlarından öpmekte ve icma ile haram olan bu öpüşmeyi selamlaşmak diye adlandırarak: Ona selam ver demekte ve bununla onu öpmeyi kasdetmektedirler. Herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı gerçek şu ki; bütün fitnelerden, şüpheli hallerden ve sebeplerinden uzak kalmak gerekir. Bunların en büyüklerinden birisi de erkeğin kendisi için yabancı olan bir kadının bedenine herhangi bir şekilde dokunmasıdır. Harama götüren bir yolun ise kapatılması gerekmektedir…”



Ve sonuç:


Mümin erkekler, mümin kadınlar! Ben sizlere yüce Allah’ın şu buyruklarındaki emir ve tavsiyelerini hatırlatıyorum:

“Mümin erkeklere de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok iyi haberdar olandır.”

“Mümin kadınlara da de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Dışarıda kendiliğinden görünen kısmı hariç, süslerini göstermesinler, başörtülerini de yakalarının üzerine indirsinler; zinetlerini eşlerinden, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, kendi (müslüman) kadınlarından, cariyelerinden, erkeklerden kadınlara ihtiyacı kalmamış hizmetçilerden ve kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına sakın göstermesinler. Gizledikleri zinetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar. Ey iman edenler! Allah’a topluca tevbe edin ki felah bulasınız” (en-Nur, 24/30-31)

Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun, Peygamberimiz Muhammed’e, onun aile halkına, ashabına da salât ve selâm olsun.

(Kaynak: Prof. Dr. Salih el-Fevzân, Mü’min Kadınlara Uyarılar, Guraba Yayınları)

 

 

 

 

Ahlâk Za'fiyeti Îmanın Zatına Delildir

    İman; kişiyi iyiliklere yönelten ve kötülüklerden alıkoyan bir kuvvettir. Bunun içindir ki Allah (c.c.), kullarını iyiliğe davet, kötülükten men ederken bunu kalblerdeki îmanın bir gereği kılan Kur'an'da bunun misalleri pek çoktur.
    Cenab-ı Hakk'ın mü'min kullarına "Ey îman edenler" diye başlayan emirler vermesi ve onlara "Allah'tan sakının ve sâdıklarla beraber olun"(11) buyurarak îmanlarına hitap etmesi inanç ve aksiyon arasındaki bağı göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
    Risalet sahibi (s.a.v.) güçlü îmanın mutlak olarak güçlü ahlakı gerektirdiğini, ahlaksızlığın îman za'fından veya yokluğundan neticelendiğini îzah buyurmuşlardır.
    Resulullah (s.a.v.) arsızı, kötü yolda olanı, rezalete bulaşanı, kimseden haya etmeyeni şöyle vasıflandırmıştır: "îman ve haya birbirine bağlı ve eşittirler. Biri gidince diğeri de gider. (12)
    Komşusunu inciten, onlara kötülük edenler hakkında İslâm şiddetli hükümler koymuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
    "Allah'a yemin olsun ki îman etmemiştir! (Bunu üç kez tekrarlamış ve):
    - "Kim? Ey Allah'ın Resulü", denilince de:
    - "Komşusu, kötülüklerinden emin olmayan"(l3) demiştir. Resulullah (s.a.v.)'ı, etbâına bâtıldan yüz çevirmeyi hurafe
ve gevezelikten uzaklaşmayı emrederken şöyle buyurduğunu görürsün!
    "Kim Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun."(14)
    İşte, Allah Resulü (s.a.v.) îmanın kemâl ve sadâkâtına güvenerek, semeresini verinceye kadar faziletleri empoze etmeye, böyle davranıp devam ediyordu.
    Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindar sayılanların bir kısmı, ibadetlerin îfa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle görmelerine rağmen, bunlar, aynı zamanda gerçek îman ve güzel ahlakın hilâfına bazı amellerde bulunurlar, İşte bunlar; ibadetlerin ruhuna erişmeyen, zirvesine varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Nice çocukların namaz hareketlerini gördükleri ve duydukları şekilde yapabildikleri gibi... Nice tellalların hac menasikini yapmacık bir tevazu ile yapabildikleri gibi... Tabii ki bunlar sağlam inanç ve yüce maksatlar için kâfi değildir. Doğru bir istikametle fazilet derecesinde bir hüküm verebilmek için şaşmaz bir mihenk gerek, o da yüce ahlaktır...
    Bu konuda Resulullah (s.a.v.)'den şu, vârid olmuştur: Bir adam:
    "- Ey Allah'ın Resulü! Falan kadın namaz, oruç ve sadakayı çokça yerine getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle komşusuna eziyet ediyor" dedi.
    Resulü Ekrem (s.a.v.):
    "O, ateşliktir," buyurdu. Sonra adam devamla:
    "Falan kadın da az namaz kılıp, oruç tutup, peynirden de (büyük miktarda) sadaka vermekle anılıyor. Fakat komşularına eziyet etmiyor " deyince, Allah Resulü (s.a.v.):
    - "O da cennetliktir" buyurdu.(15)
    Bu cevap yüksek ahlâkın kıymetini takdir etmekte ve aynı zamanda sadakanın da içtimâi büyük bir ibadet olduğunu îzah etmektedir. Sadakanın faydası başkasına da sirayet ettiği için namaz ve oruçta az miktarın farz olunması, sadakada farz kılınmamış ve az bir miktar ile yetinilmemiştir. İslâm Peygamberi ahlâk ile gerçek îman ve ibâdetin alâkasını beyan etmekle ilgili suale cevap vermekle yetinmemiş, bilakis ahlâkı dünya ve âhiret salahı için esas kılmıştır. Bundan dolayı ahlâk meselesi önemli bir konudur. Fikir ve akidede iyice yerleşmesi için devamlı irşad ve aralıksız nasihata ihtiyaç vardır, Îman, salâh ve ahlâk birbiriyle içice ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Peygamber (s.a.v.) bir gün ashabına: "-Müflis kimdir, bilir misiniz?" diye sorar. Ashâb: "- Bize göre o, para ve eşyası olmayandır," deyince Resulü Ekrem:
    "- Müflis; ümmetimden namaz, zekât ve oruçla gelen, fakat bununla beraber, şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını (gasbetmiş), başkasının kanını akıtmış ve bir başkasını da dövmüştür. Tüm hak sahiplerine onun hayırları verilir. Üzerindeki borcu tükenmeden hayırları tükenir ve alacaklının günahlarından ona yüklenir ve sonra da ateşe atılır." (İşte esas müflis budur) (16) buyurur.
    Evet, işte müflis budur. Bu, bin liralık mala sahip olup üzerinde iki bin liralık borç olan kimse gibidir. Nasıl olur da bu miskin, zengin sayılabilir?
    Bazı ibâdetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun yanında da kötülük aracı, asık suratlı ve zulümle içice olursa nasıl takvâlı bir insan sayılabilir? Resulullah (s.a.v.) bu durumla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: "İyi ahlâk suyun buzu erittiği (veya buzun suya dönüp eridiği gibi) günahları yok eder. Kötü ahlâk da sirkenin balı bozduğu gibi iyi) amelleri mahveder."(17)
    Zarar ve çirkefliğiyle tüm rezaletler birinde bulunursa, bu insanın dini, elbisenin vücuttan çıkarıldığı gibi çıkar gider. Böylesine îman iddiası da yalan sayılır. Ahlâktan yoksun bir îmanın ne kıymeti var ki! Allah'a bağlanmak iddiasıyla birlikte bu fesadın manası nasıl îzah edilebilir?
    İmanla ahlâkın bu açık alâkası hususunda Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur:
    "Kimde üç haslet bulunursa o münafıktır, İsterse namaz kılsın, oruç tutsun, umrede bulunsun ve " Ben müslümanım desin (değişmez):
        1. Konuşunca yalan söylerse,
        2. Va'dini yerine getirmezse,
        3. Emanete hıyanet ederse." (18) Başka bir rivayette de: "Münafığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, vadini bozar, emanete hıyanet eder. Bunları yaptıktan sonra, ister namaz kılsın, oruç tutup müslüman olduğunu da iddia etsin (değişmez)." O (s.a.v.), yine şöyle buyurmuş:
    "Kimde dört haslet varsa o hâlis münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu terkedinceye kadar onda bir münafıklık alâmeti var demektir:
        1. Emanete hıyanet eder,
        2. Konuşunca yalan söyler,
        3. Söz verdiği zaman tutmaz,
        4. Mücadele ve düşmanlık yaptığı zaman haktan ayrılır."

_______________
(10) Tâhâ, 74-76
(ll)Tevbe, 119
(12) Hâkim, Taberâni, K. Sitte 17/582
(13) Buhari, Edep, 29
(14) Buharı, Edep, 31,85
(15) Ahmed b. Hanbel, ihya, 3/116
(16) Müslim, Kitâbul-Birr ves-sıla,59
(17) Beyhakî, İhva,3/ll9
(18) Buhâri, K. İman