La ilahe illallah” ın fayda verebilmesi
için söyleyen kimsenin bu kelimenin manasını bilip, bu mana gereğince amel
etmesi gerekir.
Bazı insanlar birtakım
naslardan delil getirerek “La ilahe illallah” ın sadece telaffuz edilen bir
sözden ibaret olduğunu iddia ediyorlar.
Şeyh Süleyman b. Abdullah bu iddiaya şu şekilde cevap
veriyor:
İtban’dan (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
“Allah kendi rızasını kazanmak için ‘La ilahe illallah’
diyen kimseye Cehennemi haram kıldı.” (Buhari, Rikaak: 6; İstitabe: 9; Müslim,
İman: 47; Tirmizi, İman: 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/44.)
Muaz b. Cebel (r.a.) binek üzerinde yolculukta Allah
Rasulü’ne (s.a.v.) arkadaşlık ettiğinde Nebi(s.a.v.) ona:
“Ya Muaz!” diye nida etti.
Muaz b. Cebel:
“Buyur Ya Rasulullah! Hazırım” dedi.
Rasulullah (s.a.v.):
“Allah, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve
Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet eden her kula muhakkak ateşi
(Cehennemi) haram kılmıştır.” (Buhari, Cihad: 46; Rikaak: 36; Müslim, İman: 49.)
Ubade b.Samit’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle
buyurdu:
“Her kim La ilahe illallah ve enne Muhammedun Rasulullah
şehadetini getirirse Allah ona ateşi (Cehennemi) haram eder.” (Buhari, Enbiya:
47; Tefsir: 5/17; Müslim, İman: 46; Tirmizi, Kıyame: 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned:
2/436, 5/292.)
Ebu Hureyre Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim
de Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet ederim. Her kim hiçbir şüpheye yer
bırakmaksızın bu iki kelimeyle Allah’ın huzuruna çıkarsa Cennet’e girer.
(Müslim, İman: 10.)
Rasulullah’ın (s.a.v.) “La ilahe illallah diyen kimse
ateşe (cehenneme) girmez” (Buhari, İlim: 105; Müslim, İman: 10.) hadisi ve
benzeri hadisler, bir çokları tarafından yanlış yorumlanmış, bazıları ise
hadisler karşısında zorlanmış, hatta bunlara mensuh diyenler bile olmuştur.
Çünkü tevhid (La ilahe illallah) kelimesi; Allah’tan
(c.c.) başka tapınılan ve saygı gösterilenleri reddetmeyi, Allah (c.c.)
sevgisini, Allah’ın (c.c.) tüm emirlerine boyun eğmeyi ve teslimiyeti, Allah’a
(c.c.) kamil manada itaati, samimi ve ihlaslı olarak şirkten uzak bir şekilde
ibadet etmeyi, yasakladığını yasaklamayı, ver dediğini vermeyi, onun için
sevmeyi, O’nun için buğzetmeyi gerektirir.
“La ilahe illallah” kelimesini dille söyleyen bir
kimsenin bütün amellerini şirkten temizlemesi gerekir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim La ilahe illallah’ der ve Allah’tan başka ibadet
edilenleri inkar ederse, malı, kanı haram kılınmış olur. Hesabı ise Allah’a
bırakılmıştır.” (Müslim, İman: 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/472.)
Muhammed b. Abdu’l Vehhab en-Necdi bu hadisle ilgili
olarak şöyle diyor:
“İşte Allah Rasulü bu kelimenin manasını en açık şekilde
izah etmiştir. Dikkat edilirse hadis, bu kelimeyi sadece dil ile söyleyen
kimsenin malının ve canının haram olmayacağını, sadece bu kelimenin manasını
bilmekle imanın gereğinin yerine getirilmiş olmayacağını bildiriyor.
Evet, bu kelimeyi sadece ikrar etmek, Allah’tan başka
ibadete layık ilah olmadığını, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığını söylemek
kişinin can ve mal emniyetini sağlamak için yeterli olmuyor.
Kişinin can ve mal emniyetine sahip olabilmesi için
yukarıda sıralanan şartlarla amel edip, tüm küfür çeşitleri ve düzenlerini
reddetmesi, üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi gerekir. Bu kelimenin
gereklerini yerine getirmediği, bunlardan biraz olsun uzaklaştığı ya da şüphe
ettiği taktirde can ve mal güvenliği söz konusu olmaz. (Kitabu’t-tevhid: 115.)
Şunu kesinlikle bilmemiz gerekecektir ki: Amaç, sadece
bu kelimenin (La ilahe illallah’ın) lafızlarını saymak veya ezberlemek değildir.
Nitekim Vehb b. Münebbih kendisine “La ilahe illallah
Cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir:
“Elbette öyledir, ancak açacak olan anahtarın dişleri
varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Ancak dişleri olan bir
anahtar getirirsen senin için Cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz.
İşte bu anahtarın dişleri, “La ilahe illallah”
kelimesinin manasını bilip, şartlarını yerine getirerek amel etmektir. Bunlardan
bazıları şunlardır:
1. La ilahe illallah kelimesinin red ve ispat anlamında
taşıdığı tüm manaları gereğince bilmek.
2. Şüpheye yer bırakmayan gerçek anlamda iman. Bu
kelimeyi söyleyen kimse, şek ve şüphe bulunmaksızın kelimenin neye delalet
ettiğini ve içeriğinin ne olduğunu bilmelidir. Çünkü iman denilince, onda zannın
yeri yoktur, onda kesin bilgi şarttır.
3. Bu kelimenin gerektirdiği tüm şartları, diliyle ve
kalbiyle kabullenip teslim olmak.
4. Bu kelimenin gerektirdiği şeylere boyun eğmek ve buna
aykırı olan her şeyi terketmek.
5. Doğruluk. Amellerin kalbin söylediği ve dilin ifade
ettiğiyle uyumlu olması.
6. İhlas. Şirk şaibelerinden ve kötülüklerinden arınarak
halis bir niyetle amel etmek.
7. La ilahe illallah kelimesini söyleyip gereğince amel
edenleri sevmek, yerine getirmeyip çelişki içinde olanlardan da nefret etmek.
8. Müminleri dost edinmek, kafirlerden uzak durmak ve
tağutu reddetmek.
İbn-i Teymiyye ve bazılarının şu sözü, bu konu hakkında
söylenecek sözlerin en güzelidir.
“Tüm bu hadisler, şehadet kelimesini söyleyen ve bu hal
üzere ölen kimseler hakkındadır.”
Bu hadisler, diğer rivayetlerde “doğrulamak, manasını
bilmek hiçbir şekilde şüphe etmemek, kalbinden halisane bir yakinle söylemek”
gibi kayıtlarda da görülmektedir.
Şüphesiz tevhidin hakikati, ruhu tümden Allah’a (c.c.)
yönelterek Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet
etmektir. Böyle bir kimse sözünde doğru olduğu takdirde Cennete girecektir.
Çünkü ihlas, tüm günahlardan gerçekten tevbe ederek kalbi Allah’a (c.c.)
yöneltmektir. Kul bu hal üzere öldüğü takdirde Cennete nail olacaktır.
Mütevatir hadislerde kalbinde bir arpa veya hardal
tanesi ya da toz zerresi kadar da olsa imandan eser bulunan kimsenin, ateşte
ebedi olarak kalmayacağı, “La ilahe illallah” üzere ölenin, cezasını çektikten
sonra Cehennemden çıkacağı ve ateşin Allah (c.c.) için namaz kılıp secde eden
ademoğlunun secde izlerini yakmayacağı bildirilmiştir.
Bütün bu açıklamalardan, Allah’tan (c.c.) başka ibadete
layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) kulu ve elçisi
olduğuna şehadet eden kimse için Cehennemin haram kılındığı
anlaşılmaktadır.Ancak önemli kayıtlarda bunun şartları da belirtilmiştir.
Dolayısıyla ihlastan, yakinden uzak olan ve manasını idrak etmeksizin bilmeden
kelime-i şehadeti söyleyen kimsenin, ölümü sırasında bununla imtihan olacağından
korkulur; bu durumda şehadetten ayrılarak, şehadet üzere ölmeyebilir.
Çoğu kimse “La ilahe illallah” kelimesini sadece bir örf
ve gelenek olarak söylemekte, iman kalplerinin derinliklerine girmemektedir. Bu
kimseler çoğunlukla, hadislerde açıklandığı gibi ölüm anında fitneye
uğramaktadırlar.
O zaman sorulduğunda hadiste belirtildiği üzere;
“İnsanları bir şey söylerken işittim, ben de söyledim” (Buhari,
Cenaiz: 68, 87; Müslim, Cennet: 70. Ebu Davud, Cenaiz: 78; Nesai, Cenaiz: 110;
Tirmizi, Cenaiz: 70.) şeklinde cevap verirler. Bu gibi kimselerin amelleri de
çoğunlukla kendileri gibi olanları kuru bir taklitten öteye gitmez. Onların hali
şu ayette belirtilene oldukça yakındır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“... Biz atalarımızı bir din üzere bulduk; şimdi biz de
onların izine uyuyoruz” derlerdi...” (Zuhruf: 43/23)
O halde kişinin bu kelimeyi; ihlasla ve tam bir yakinle,
ayrıca günah işlemeden, günahta ısrarlı olmadan gerçek bir kavrayışla söylemesi
konusunda, hadisler arasında bir çelişki yoktur. Burada ihlas ve yakinin tam
olması için Allah’ı (c.c.) her şeyden fazla sevme zorunluluğu da vardır. Bu
durumda kişi Allah’ın (c.c.) yasakladığı şeylere karşı kalbinde herhangi bir
meyil veya sevgi hissetmeyecektir.
Şüphesiz, bu iman, tevbe, ihlas, sevgi ve yakin, gecenin
gündüzü giderdiği gibi ondaki günahları giderecektir.
Muhammed b. Abdulvehhab hadisler için şöyle bir açıklama
getirmiştir:
Bunların, bir başka şüphesi şudur;
“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen bir adamı
öldürmesi üzerine, Üsame’yi (r.a.) azarlayarak:
“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı
öldürdün?” demiş (Buhari, Diyet: 2; Müslim, İman: 96, 158, 159.) ayrıca:
“İnsanlarla, ‘La ilahe illallah’ deyinceye kadar
savaşmakla emrolundum” buyurmuştur.” (Buhari, İman: 17; Müslim, İman: 22, 41;
Tirmizi, İman: 1-2.)
“La ilahe illallah” diyenlere dokunulmayacağına dair
daha başka hadisler de vardır. Cahillerin bu hadisleri delil olarak getirmedeki
amaçları; “La ilahe illallah” ı, amellerinde göstermeseler bile sırf dille
söyleyenlerin tekfir edilemeyecekleri, öldürülemeyecekleri, hatta ne yaparlarsa
yapsınlar, haklarında bir şey yapılamayacağı şeklindeki görüşlerini
ispatlamaktır.
Bu cahil müşriklere denir ki:
“Rasulullah (s.a.v.) “La ilahe illallah” diyen
yahudilerle savaştı ve onları esir aldı. Rasulullah’ın (s.a.v.) ashabı da,
Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) de
Allah’ın Rasulü olduğuna şehadette bulunmalarına, namaz kılıp, müslüman
olduklarını ileri sürmelerine rağmen, Beni Hanife ile savaştı. Ali b. Ebu Talib
tarafından yakılanların durumları da böyleydi. Bu cahiller de, öldükten sonra
dirilmeyi inkar edenlerin kafir olduklarına ikrar ediyor ve öldürülmeleri
gerektiğini belirtiyorlardı. Bu kimseler:
“La ilahe illallah” dedikleri halde bu bir şey
değiştirmedi. Tıpkı; İslamın rükunlarından herhangi birisini inkar eden bir
kimsenin tevhid kelimesini söylemesinin, tekfir olunması ve öldürülmesi
açısından bir şeyi değiştirmediği gibi. Rükunlardan birini inkar durumunda kişi
tekfir ediliyorsa, fer’i meselelerle ilgili herhangi bir şeyi inkar halinde
neden tekfir edilmesin?
Usame (r.a.), “La ilahe illallah” diyen bir kişiyi, can
ve mal korkusuyla müslüman olduğu zannıyla öldürmüş. Rasulullah (s.a.v.) da
yanlış bir uygulamada bulunduğunu belirterek onu azarlamıştı. Eğer bir kişi,
müslüman olduğunu açıklarsa, bu kişiden aksi bir durum sabit olmadıkça malına ve
canına dokunulmaz. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman
iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz
dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin.” (Nisa: 4/94)
İşte bu ayete göre; tevhid kelimesini söyleyen, fakat
durumunu bilmediğimiz bir kişiyle karşılaşmamız halinde, iyice araştırıp
durumunu belirleyinceye kadar, onun malına ve canına dokunmamamız gerekir. Eğer
İslama aykırı bir durum sergilerse öldürülür. Çünkü:
“İyi anlayıp dinleyin, tespit edip ortaya çıkarın”
ifadesi buna işaret etmektedir. Bu kelimeyi söyleyen kişi, buna uygun amel
etmediği görüldüğü takdirde, eğer öldürülmeyecekse araştırıp soruşturmanın bir
manası yoktur. Nitekim bu konuda, manası bizim yaptığımız yoruma uygun bir çok
hadis vardır. Yani bir kişi tevhid kelimesini söyleyip müslüman olduğunu açığa
vurursa, ona dokunmamak vaciptir. Ancak söyledikleriyle çelişen bir durum tespit
edildiği takdirde gereken yapılır.
Bunun delili ise şu hadistir:
Rasulullah (s.a.v.) Usame’ye (r.a.) şöyle buyurmuştu:
“Sen, o adamı ‘La ilahe illallah’ dedikten sonra mı
öldürdün?”
Yine şöyle buyurmuştur:
“İnsanlarla “La ilahe illallah” deyinceye kadar
savaşmakla emrolundum.”
Haricilerle ilgili olarak da şöyle buyurmuştur:
“Onlarla nerede karşılaşırsanız, hemen öldürün. Eğer ben
onlara erişebilseydim (onları görebilseydim), onları tıpkı Ad kavminin
öldürülmesi gibi, öldürürdüm.” (Bu iki hadisin birleşmesinden meydana gelen bir
hadistir. Bunlardan ilki: “Onları nerede bulursanız, hemen öldürün” Buhari,
Salat: 28; İstitabe: 3; Müslim, Zekat: 1066. İkincisi: “Ad kavminin öldürülmesi
gibi onları öldürürdüm.” Buhari, İ’tisam: 2, 28; Müslim, Zekat: 1064.)
Hariciler, çok ibadet eden ve çok tehlil getiren (La
ilahe illallah diyen) kimselerdi. Hatta, sahabeler, onları gördüklerinde kendi
ibadetlerini küçümserlerdi. Bunlar ilmi sahabelerden öğreniyorlardı. Bütün
bunlara rağmen, “La ilahe illallah” demeleri, fazla ibadet etmeleri ve müslüman
olduklarını söylemeleri onlara bir yarar getirmedi. Daha önce anlattığımız,
yahudilerle ve Beni Hanife ile savaş durumu da böyleydi.
Hafız İbn-i Receb Kelimetü’l-İhlas ismiyle
isimlendirdiği risalesinde konuyu şöyle açıklamıştır. (Hafız İbn Receb el-Hanbeli,
Kelimetü’l-İhlas: 13-14.)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“La ilahe illallah, Muhammedun Rasulullah’a şehadet
edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.” (Buhari, İman: 16.)
Ömer (r.a.) ve sahabeden bir grup, bu hadisi şeriften
yalnızca bu iki şehadeti getiren herkesin dünya cezasından (onlarla savaştan)
kurtulacağını anlamışlardı. Ancak “La ilahe illallah”a şehadet etmesine rağmen
zekatı vermeyen kimseyle savaş etme hususunda tereddüte düşmüşlerdi. Ebu Bekir
Sıddık (r.a.) bu hadis-i şeriften kendisiyle savaşılmayacak olanın, ancak “La
ilahe illallah”ı söyleyip, bunun mana ve gereğince hareket eden kişi olduğunu
anlamış ve bu görüşüne Rasulullah’ın (s.a.v.) şu hadisi şerifini dile
getirmiştir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“La ilahe illallah’ı diliyle ikrar edip, bu sözün
gereğince hareket ettikleri vakit, onlar benden mallarını ve canlarını korumuş
olurlar. İnsanların (gizli işlerinden dolayı olan) hesapları da Allah’a aittir.”
(Müslim, İman: 8.)
Ebu Bekir Sıddık (r.a.):
“Zekat malın hakkıdır” demiştir.
Ebu Bekir’in (r.a.) anladığı bu mana İbni Ömer, Enes ve
diğer birçok sahabi tarafından Rasulullah’tan (s.a.v.) aşağıdaki gibi rivayet
edilmiştir:
“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah deyip namazı
gereği gibi kılıp, zekatı verinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emrolundum.
” (Buhari, İman: 16; Müslim, İman: 8.)
Bu hadisin içerdiği manaya, şu ayetler de delil
oluşturmaktadır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekat verirlerse
yollarını serbest bırakın.” (Tevbe: 9/5)
“Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse
sizin kardeşiniz olurlar.” (Tevbe: 9/11)
Bu dindeki kardeşlik, ancak tevhidle beraber diğer
farzların da edasıyla gerçekleşir. Şirkten tevbe ise, ancak tevhidle mümkün
olabilmektedir.
Ebu Bekir Sıddık (r.a.) bu hadisten çıkardığı manayı
sahabiye açıklayınca, onu doğrulayarak bu görüşünü kabul ettiler. Sadece La
ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen kimseden, dünya cezasının
kaldırılmayacağını, (muaf tutulmayacağını) aksine İslam’ın şartlarından birini
ihlal ettiğinden dolayı muhakkak cezalandırılacağını bundan dolayı ahirette de
ceza göreceğini bildirmişlerdir.
Alimlerden bir grup şöyle demiştir:
Bu hadislrde geçen “La ilahe illallah”ı söyleyip ona
şehadet etmek, Cehennemden kurtulmayı ve Cennete girmeyi gerektirir. Bu
gereklilik ise, söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu
ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerli olur. Tevhid kelimesinin
şartlarından biri eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz ve amel
bulunduğunda bu kelime, söyleyenin Cehennemden kurtulmasını ve Cennete girmesini
sağlayamaz. Bu, Hasan ve Vehb İbn-i Münebbihe’nin açık görüşüdür.
Firuzdak’ın hanımı öldüğünde, defnedilirken Hasan (r.a.)
Firuzdak’a şöyle sordu:
“Bu günün için sen ne hazırladın”
Firuzdak:
“Yetmiş yıldan beri söyleyegeldiğim “La ilahe illallah”
diye cevap verdi.
Bunun üzerine Hasan (r.a.):
“Bu ne güzel hazırlık! Fakat La ilahe illallah için
bilinmesi ve uyulması gereken bir takım şartlar vardır. Ayrıca iffetli kadınlara
iftira etmekten sakın” dedi.
Hasan’a (r.a.) denildi ki:
“İnsanlar La ilahe illallah diyen kimsenin Cennete
gireceğini söylüyorlar. Ne dersin?”
Hasan (r.a.):
“Kim La ilahe illallah der ve onun hakkını verir yani
gerekleriyle amel eder, onu bozucu şeylerden kaçınıp şartlarını hakkıyla eda
ederse Cennete girer.”
Veh bin Münebbih’e “La ilahe illallah Cennetin anahtarı
değil midir?” diye soran kimseye o şöyle cevap verir:
“Evet. Fakat, her anahtarın dişleri vardır. Eğer dişli
anahtar getirirsen kapı sana açılır. Anahtarın dişleri yoksa açılmaz.” (Buhari,
Cenaiz: 1.)
İlim ehlinden nakletmiş olduğum bu sözler, bence bu zan
ve şüphelere reddiye olarak yeterlidir.
“La ilahe illallah” diyen salih bir kimse, sihir yapmak
ve sihir ehlini doğrulamak, Allah’tan (c.c.) başkasının gaybı bildiğini iddia
etmek, kafir ve müşrikleri dost edinmek, din ehliyle alay etmek, din adamlarını
Rab edinmek, Allah’tan (c.c.) başkasına kurban kesmek, hakimiyeti Allah’tan
(c.c.) başkasına vermek, Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmek ve Allah’la (c.c.)
kendisi arasında vasıtalar edinmek vb. şeyleri yaparsa “La ilahe illallah”sözü
ona hiçbir şekilde fayda vermez.
Cahiller kendilerine delil olarak mücmel (kapalı)
nasları alır, bunun yanında tamamen açıklanmış nasları terkederler. Bunların
hali kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlerin haline benzer.
Allah Teala bu çeşit insanlar hakkında şöyle buyuruyor:
“Kitab’ı sana indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem
ayetlerdir; bunlar Kitab’ın aslıdır. Diğerleri ise müteşabih ayetlerdir.
Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler, fitne çıkarmak ve (heveslerine uygun)
tevilini yapmak için müteşabih olan ayetlere tabi olurlar. Oysa müteşabihin
tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde yüksek dereceye erişmiş olanlar ise:
‘Biz ona inandık, hepsi de Rabbimiz katındadır.’ derler. Bunu, akıl
sahiplerinden başkası düşünmez.”
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi
(bu yoldan) saptırma ve bize kendi katından bir rahmet bağışla; şüphesiz bağış
sahibi olan yalnız Sensin.”
“Rabbimiz! Geleceğinde şüphe olmayan Kıyamet Gününde
insanları toplayacak olan muhakkak Sensin. Allah, elbette vaadinden dönmez.”
(Al-i İmran: 3/7-9)
Ey Allah’ım! Bizi hakkı hak bilip,
ona tabi olan ve batılı batıl bilip ondan sakınanlardan eyle.
OKULA GİTMEK UĞRUNA TESETTÜRSÜZ OLUNABİLİR Mİ
?
" Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama
bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları
müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini,
yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının
babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek
kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin
kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı
kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli
kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini
göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını
yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa
eresiniz."
NUR SURESİ 31. AYET
" Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki
cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekatı verin.
Allah ve Resulü'ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve
sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor."
AHZAB SURESİ 33. AYET
"Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine
bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit
girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz
girmeyin. Çünkü bu haliniz peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor.
Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O'nun hanımlarına bir ihtiyaç
soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin
kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin
Resulullah'a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da
ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır"
AHZAB SURESİ 33 AYET
"Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin
kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini
sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine
en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir."
AHZAB SURESİ 59. AYET
Şimdi bu ayetlerden sonra gelelim konumuza ,
Kadının bütün vücudunun avret olup olmadığı husus da
mezhepler arasında ihtilaflıdır. Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre kadının
istisnasız tüm vücudu avret kabul edildiği halde Hanefi ve Malıki
mezheplerinde eller ve yüzün fitne korkusu olmadığı takdirde avret olmadığı
belirtilmiştir (Kitabu'l-Fıkh ala mezabili'l Erbaa, Sabuni, Tefsiru Ayat'il-Ahkam).
Tedavi gibi bazı zaruret hallerinde yabancı birisi bir
kadının avret kabul edilen bir uzvuna zaruret miktarınca ve tedavinin
gerektirdiği mahalli geçmemek şartıyla bakabılir ([el-Merginanı, el-Hidaye).
Allah Kur'an-ı Kerim'de kadınların vücutlarını
örtmelerini emredip başkalarına gösdermelerini yasakladığına göre onların
avret mahallerini yabancıların görebileceği şekilde açmaları haramdır. Zaruret
olmadıkça avret sayılan bir uzvun tamamını ya da bir kısmını açamazlar.
Zaruret, yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helakı veya
helake yaklaşmayı gerekli kılan şeydir (Suyuti, el-Eşbah ven-Nezair).
Ali Haydar Mecelle Şerhi'nde zarureti aynen şu şekilde
tarif etmiştir: "Zaruret; memnu tenavül etmediği takdirde helakı müstelzim
olan haldir"
(Ali Haydar, Dürerü'l-hakkam şerhu Mecelletü'l-Ahkam).
Buna göre İslam'a hizmet etmek gayesiyle de olsa
İslam'a taban tabana zıt düşen, kadının namahrem yerlerini ve avretini açmaya
zorlayan okullarda okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca
kadınların mutlaka bilmesi gereken şeyleri avretlerini açmayı gerektirmeyen
okul ve kurslardan öğrenmeleri pekala mümkündür. İslam hizmeti böyle bir yol
ile ifa edilmez. Ayrıca İslam tarihi hiçbir resmi tahsili olmadığı halde
kendisini özel olarak yetiştirip İslam'a ve ilme hizmet eden kadınlarla
doludur. Şüphesiz kadınların avret açma ve ihtilat gibi İslam'ın yasakladığı
şeyler olmazsa okutulmaları gerekli ve okumaları zaruridir, bunda büyük
faydalar da vardır. Ama bu haramı işlemeyi tecviz edemez. Bilindiği gibi
"Zararları gidermek maslahatları celb etmekten evladır." Diye meşhur bir fıkıh
kaidesi vardır. İslam'ın yasaklara gösterdiği itina emirlere gösterdiği
itinadan daha büyüktür. Hz. Peygamber bir hadisinde:
"Ben size bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüzün
yettiği kadarı yapınız. Bir şeyden nehyettiğim zaman da ondan kaçınız"
buyurur.
Bundan dolayı meşakkatı defetmek için vacibi terk
etmek caizdir, ama günahları, özellikle büyük günahları işlemekte müsamaha
yoktur. Bezzazı'nin ifadesine göre avret yerini örtecek bir şey bulamayan
kimse nehir kenarında da olsa istincayı terk eder. Çünkü yasak emre tercih
edilir. Kadına gusül gerekse ve erkeklerden gizlenecek bir yer bulamazsa guslü
terkeder
(İbnu Nüceym el_eşbah ve'n-Nezair).
Demek oluyor ki bir haramı işlememek için farz bile terkedilir. O halde sadece
umulan bir maslahat için nassların haram kıldığı bir şeyin işlenmesi tecviz
edilemez. Bize göre bu her okul için aynıdır. Müslümanların kadınların
başlarını açabilmeleri için İslam'ın hükümlerini zorlayacakları yerde,
kadınların İslami kıyafetler içerisinde okuyabilmelerinin çarelerini araştırıp
bu yolda gayret sarfetmeleri gerkir.
***ALLAH’TAN
BAŞKASINDAN BİR ŞEY BEKLEMEK...
--------------------------------------------------------------------------------
Alimlerden bir zat, Allahu Teala’nın şöyle buyurduğunu
nakletmiştir:
“Eğer insanoğlu benden başkasından korkmazsa, ben onu
benden başka kimse ile korkutmam. Eğer insanoğlu benden başkasından bir şey
beklemezse, ben onu kimseye bırakmam.”
İnsanda bundan daha büyük etki yapacak olan şu
rivayettir:
“Kul, mezara konulduğunda Allah’tan başka korktuğu
bütün varlıklara yeni bir vücut verilip/temessül ettirilip gösterilir; (bu
varlıklar, bir ceza olarak) kıyamete kadar kabrinde onu korkuturlar.”
Fudayl b. Iyaz (rah) demiştir ki:
“Kim Allah’tan korkarsa, her şey ondan korkar.”
Denilmiştir ki:
“Yaratılanlardan duyulan korku, Yaratıcıdan korkunun
eksikliğinin cezasıdır. Bu da Allahu Teala’yı layıkıyla bilmemekten
kaynaklanır.”Sözlerin en güzelini buyuran Allahu Teala bu anlamdaki bir ayeti
kerime de şöyle buyurmuştur:
“Onların kalplerinde sizin korkunuz, Allah’a ait
korkudan daha fazladır; çünkü onlar gerçeği anlamayan bir topluluktur.” Kul,
Allahu Teala’dan hakkıyla korktuğu zaman, bu korku onun kalbindeki
yaratılmışlara ait bütün korkuları giderir ve korkuyu onların kalplerine
çevirir. Bundan sonra yaratılanlar, o kuldan korkmaya başlarlar.”Aynı şekilde
kulun müşahedesi tam olarak gerçekleştiği, Cenab-ı Hakk’a şahitliğin hakkının
tam olarak yerine getirdiği zaman, bütün varlıkları ayakta ve hayatta tutan
Yüce Mevla’nın kudretini görmesi sebebiyle bütün kainat gözünde yok olur;
Allah’tan başka bir varlık görmez. Her şeyi ayakta tutan Allahu Teala da,
kulun kalbi tamamen mülkün sahibini müşahede etmesinden dolayı,kendisine bu
mülkten ayırdığı nasibini verir.Süneyd b. Davud, Yahya b. Ebi Kesir’den şunu
nakletmiştir:
“Tevratta şunlar yazılıdır: “Kendisi gibi bir varlığa
güvenenler lanetlenmiştir.”
,Süneyd şunu söylemiştir: “İnsanın ‘Falan kimse
olmasaydı helak olmuştum. Şu olmasaydı bu iş olmazdı.’ gibi sözleri, Allah’ı
unutup bir varlığa güvenmesidir.”Denilmiştir ki: “Kulun: ‘Eğer şöyle
olmasaydı, böyle olmazdı’ şeklindeki sözleri şirktir.”
Bir hadiste Allah Resulü’nün (s.a.v) şöyle buyurduğu
rivayet edilmiştir:
“Eğer/keşke kelimesinden sakının; çünkü o, şeytanın
ameline kapı açar.”
Alimlerden bir zat şöyle demiştir:
“Yapacağım, edeceğim türü sözler, şeytanın
askerlerinden biraskerdir; şeytan bu sözlerle insanı oyalayıp zarara sokar.”Allahu
Teala’nın “Onları selametle karaya ulaştırdığında hemen şirk koşmaya
başladılar”ayetinin tefsirinde şöyle denilmiştir:
“Onlar, Allah’ı unuttular ve kurtarıcı olarak kaptanı
görerek
“Kaptan çok maharetliydi!” dediler.Bunun bir benzeri
de şu ayet-i kerimede görülmektedir:
“Onların çoğu Allah’a ancak şirkkoşarak iman ederler.”
Bu ayetle ilgili olarak şöyle denilmiştir: Onlar
dediler ki:
“Eğer köpeklerin havlamaları ve horozların ötmeleri
olmasaydı, hırsızlar üzerimize saldırır, malımızı alırdı.”Ömer (r.a), Allah
Resûlünün (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Her kim köleleriyle izzet ve şeref ararsa, Allahu
Teala onu zillete düşürür.”
KİTAP ADI : Kalplerin Azığı (Kûtu'l Kulûb)
YAZAR : Ebu Tâlib El-Mekki
YAYINEVİ : SEMERKAND
İstanbul 2004
_________________
Olmazsa şeriat şeytan işidir
tarikat. Tasavvuf haldir yaşanır, konuşulmaz. En büyük keramet istikamettir,
doğruluktur, akl-ı selim üzere olmaktır. (Ebu-l Faruk k.s.)
Ameller Niyetlere Göredir" Hadisinin
Anlamı
"Niyet" kelimesinin manası sözlükte kast, yani bir işe
girişmek demektir. Şer’i manası ise şöyledir; Allah'ın rızasını isteyerek,
Allah’ın emrini yerine getirmek için, kalbin yapılacak işe yönelmesidir. (İmam
Nevevi 40 Hadis)
Burada görüldüğü üzere niyetin şer’i olabilmesi için;
1-Allah’ın rızası istenecek,
2-Allah’ın emri yerine
getirilecek, yoksa Allah rızası istenerek Allah’ın yasakladığı yapılamaz.
Yapılırsa duruma göre küfür veya haram
olur, çünkü iyi niyet, haramı helal kılmaz.
Allah hüküm koymada kendisine ortak kabul etmezken,
Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler kafir iken, kişinin iyi niyetle Allah’ın
kanunları dışında kanun koyması, ne kadar iyi niyet taşırsa taşısın kendisini
küfürden kurtaramaz.
"Kim Tağut’u
reddederse
iman etmiştir" (Bakara 256) buyurulurken, tağutları
desteklemek, iyi niyetle de olsa imansızlıktır. Küfür olan fiillerin, iyi
niyetle de olsa, yapanı kafir yaptığının ayet ve hadislerde de açık delilleri
vardır, şöyle ki;
"Onlar, Allah’ı bırakıp alimlerini (ahbar), rahiplerini
(ruhban), Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki onlar, bir tek ilaha
ibadet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka İlah yoktur. O
bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir." (Tevbe 31)
Allah Resulü, bu ayeti okurken işiten Adiyy b. Hatem;
“Ya Muhammed biz alimlerimize ibadet etmiyorduk ki! ” der. Rasulullah (sav);
“Onlar, yani alimleriniz Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram
kıldıklarında, siz itaat etmiyor muydunuz.?" Adiyy b. Hatem evet der. Rasulullah
(sav); "işte böylece rab ediniyordunuz" dedi.
Burada bakıldığında Adiyy b. Hatem, bu şekildeki
itaatin, ibadet olduğunu bilmiyor ve alimlere, iyi niyetle Allah’ın alim
kullarıdır diye, Allah’tan ecir bekleyerek itaat ediyordu. Ama bu, kendini ve
kendisi gibileri şirkten kurtarmıyordu. Ayet ve hadis, böylelerinin küfürde
olduğunu bize bildiriyor. Bu konu hemen hemen bütün tefsirlerde geçer. (Yukarıda
bahsi geçen hadis Tirmizi’de geçmektedir.)
Bir başka örnek ; Darimi’nin Müsned’inde nakledildiğine
göre, Ebu Musa el Eş'ari, Abdullah bin Mesud’a gelip şöyle der; "Ey
Abdurrahman’ın Babası! ben az önce mescidde bir şeyler gördüm, fakat onu yeni
görüyorum. Bununla birlikte Allah’a andolsun ki, hayırdan başka bir şey görmüş
değilim." Abdullah; "O da neymiş.?" diye sorunca, Ebu Musa; "Ömrün yeterse
göreceksin, ben mescidde oturarak, halka halka olmuş ve namazı bekleyen
topluluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşları olduğu halde, her halkada bir kişi,
onlara " yüz defa tekbir getirin" diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar."
Yüz defa tehlil getirin" diyor, onlar da yüz defa tehlil getiriyorlar." Yüz defa
tesbih getirin" diyor, onlar da yüz defa tesbih getiriyorlar." dedi. Abdullah
ibni Mesud; "Peki onlara ne dedin?" diye sorunca, Ebu Musa; "Onlara bir şey
demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekledim." dedi.
Abdullah dedi ki; "Sen bunun yerine ne diye, günahlarını
saymalarını emretmedin? Ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacağına dair
teminat vermedin?" Sonra, kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet
bu halkalardan birine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi; "Şu yaptığınızı
gördüğüm şey nedir?" cevap olarak; "Ey Abdurrahman’ın babası! Onlar tekbir,
tehlil ve tesbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlarıdır." dediler. Bunun
üzerine Abdullah b. Mes’ud şöyle dedi; "Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben
hasenatınızdan hiçbir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey
Muhammed ümmeti! Ne oldu size? Ne çabuk helake koştunuz? Yoksa siz sapıklık
kapılarını açanlardan mısınız?" Onlar; "Allah’a yemin olsun Ey Abdurrahman’ın
babası! Hayırdan başka bir isteğimiz yoktu."dediler. Abdullah şöyle dedi; "Nice
hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabet ettiremez."
Bu hadiseyi dikkatle incelersek, çakıl taşlarıyla zikir
çeken insanların iyi niyetli olduğunu görüyoruz. Bunu zaten kendileri de
söylüyor. Resulullah’ın yapmadığı, yapılmasını istemediği bir ameli yapmak İbni
Mes’ud’un gözüyle sapıklık kapılarını açmaktır.
Bir başka örnek; Allah Teala, ayet-i kerimesinde şöyle
buyuruyor;
"Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını kılma, kabirleri
başında da durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak
öldüler." (Tevbe 84)
Bu ayetin nüzul sebebi olarak anlatılan Abdullah i. Ubey,
münafıkların reisiydi. Ölümü sırasında Allah Resulü’nün gömleğinin kendisine
kefen olarak vermesini istedi. Hz. Ömer buna engel olmak istedi. Rasulullah
(sav); "Belki etrafındaki münafıklar Müslüman olabilirler," dedi ve gömleği
verdi. Bunun üzerine bin kadar münafık Müslüman oldu. Bir süre sonra o münafık
öldü. Rasulullah (S.A.V.) onun namazını kılmak istedi, ayet indi ve yasak
kılındı. (Ö. N. Bilmen)
Bu olaya da bakıyoruz ki, Rasulullah (sav) yeni İslâm'a
giren o insanların Abdullah i. Selul’e iyi davrandığını görüp İslâm'ı kabul
ettiklerini bildiği halde, onun namazını kılmazsa tekrar fitneye düşüp, küfre
sapabilirler demiyor. Emre uyarak, münafığın namazını terk ediyor. Haşa, Allah
Resulü şöyle diyemez miydi? "Benim niyetim iyi, çünkü ben bunun namazını
kılmazsam, İslâm'a yeni giren kişiler bu işe kızar ve dinden dönebilirler, ben
kılayım ki, onların gönlü iyice yatışsın.." Bu düşünülemez bile, çünkü, Allah’ın
yasak kıldığı bir şey iyi niyetle de olsa yapılamaz.
Bakalım putperest müşriklerin, putlara ibadet ederken
niyetleri neymiş, Allah Teala şöyle buyuruyor;
"Uyanık olun! Halis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan
başka veliler edinenler, "Biz bunlara ancak, bizleri Allah’a yaklaştırsınlar
diye ibadet ediyoruz."derler. Muhakkak ki Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler
hakkında, aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kafir
olan hiçbir kimseye hidayet vermez." (Zümer 3)
"Allah'tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için ilah
edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp
gittiler. Bu onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir." (Ahkaf 28)
"Onlar Allah'ı bırakıp, kendilerine ne bir zarar ne bir
fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de, bunlar Allah katında bizim
şefaatçilerimizdir,derler. De ki : Siz Allah'a, göklerde ve yerde bilmeyeceği
bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Haşa, O ortak tutmakta oldukları her şeyden
münezzeh ve yücedir." (Yunus 18 )
Bu ayetlerde de görüyoruz ki, müşrikler Allah'ı biliyor
ve; iyi niyetle, putların kendilerine Allah nezdinde yardım edeceğini
zannediyorlar. Çünkü onlara göre putlar, Allah katında hatırlı kimselerin
heykelleridir. Bakın putperestlerin bu inancını İmam Katade şöyle anlatıyor;
"Müşriklere Rabbiniz ve yaratıcınız kimdir, gökleri ve yeri kim yaratmıştır,
Semadan su indiren kimdir? diye sorulduğunda; Allah diyorlardı. Bu sefer onlara,
peki putlara ibadetinizin anlamı nedir denilince, şöyle cevap veriyorlardı,
"Bizi Allah'a yaklaştırsınlar, O'nun nezdinde bize şefaat etsinler diye." (Kurtubi
C. 15 s 140)
Demek ki müşrikler, Allah'a düşmanlık olsun diye değil,
bilakis Allah'a yaklaşmak, Allah'a dost olmak istiyorlar. Bu sebeple putları
kutsayıp yüceltiyorlardı. Kendilerince bunlar Allah dostuydu. Allah dostuna
dostluk, Allah'a dostluktu. Ama bütün bunlar, putları ilahlaştırmak olduğu için
ve Allah'a yapılması gereken itaat ve ibadeti bunlara yaptıklarından müşrik
oluyorlardı. Yani niyetleri iyiydi fakat yaptıkları vahye aykırıydı. Zaten
putperestlik iyi niyetle yapılan, fakat batıl bir şekilde ortaya çıkan bir
şeydir. Bakın nasıl çıktı;
Nuh (as) kavmi içerisinde Vedd diye biri vardı. Vedd,
kavmi içinde sevilen Müslüman bir kişiydi. Ölünce, Babil yurdunda kabrinin
etrafında ordu kurdular, yas tuttular. İblis onların bu feryadını görünce, bir
insan biçiminde onlara; "Sizin ağlayıp sızlandığınızı ve üzüldüğünüzü görüyorum,
size onun bir şeklini, resmini yapsam, toplandığınız yere koysanız da onu
ansanız." dedi. "Olur" dediler. Bunun üzerine Vedd'in bir şeklini yaptı, onu
toplantı yerlerine koydular. Babilliler onu anarlardı. İblis bunu görünce;
"Evlerinize de yapsam, herkes evlerinde de ansa olur mu?" dedi. Onu da yaptı. Bu
şekilde onu anar oldular. Sonra, çocukları yetişti, çocukları büyüklerin ona
yaptıklarını görüyordu. Nesil uzadıkça onu niye andıkları unutuldu. Tuttular ona
ilah diye tapmaya başladılar. İşte yeryüzünde ilk tapılan Vedd oldu." ( M. Hamdi
Yazır C. 8 s.356)
Burada da anlaşılıyor ki;
putperestlik iyi niyetle başlamış. Çünkü Vedd, Müslüman, salih ve evliya
insandı. Bu sebepten dolayı onu hatırlamak, onu hiç unutmamak için heykelini
yapmışlardı. Böylece kendilerince Allah'a karşı ibadetlerini huşu ile
yapabileceklerini zannediyorlardı. Bu iyi niyet, nasıl ki putperestliği doğurdu
ise; hakimiyeti, yani kanun koyma hakkını Allah'tan başkasına vermek; iyi
niyetle de olsa putperestlikten başka bir şey doğurmaz. Bütün bunlardan
anlaşıldığı üzere; "İslâm'da parti yoktur ama, biz particiliği kullanıp İslâm'ın
gelmesi için çalışıyoruz. Amaç İslâm devleti olduğundan caiz olur. Ameller
niyete göredir, bizim niyetimiz de iyi." diyenlerin, bu hadisi delil
göstermeleri, boş ve geçersiz bir iddiadan başka bir şey değildir. Bunun
kendilerine delil olan bir tarafı yoktur.
54 FARZ (1)
İslâm âlimleri, her Müslümanın öğrenmesi, inanması ve
tâbi olması lâzım olan farzlardan 54 adedini seçmişlerdir. Ellidört farz
şunlardır:
1- Allahü teâlâyı bir bilip, O’nu hiç unutmamak.
2- Helâlinden yemek ve içmek.
3- Abdest almak.
4- Her gün beş vakit namaz kılmak.
5- Namaz kılacağı zaman hayzdan ve cünüplükten
gusletmek.
6- Kişinin rızkına, Allahü teâlânın kefîl olduğunu hak
bilmek ve inanmak.
7- Helâlinden temiz elbise giymek.
8- Hakka tevekkül ederek çalışmak.
9- Kanaat etmek.
10- Nimetlerin mukâbilinde, Allahü teâlâya şükretmek.
yani, onları emrolunan yerlerde kullanmak.
11- Cenâb-ı Haktan gelen kazâya râzı olmak.
12- Belâlara sabretmek, yani isyan etmemek.
13- Günahlardan tevbe etmek.
14- İhlâs üzere ibâdet etmek.
15- İnsan ve cin şeytanlarını düşman bilmek.
16- Kur’ân-ı kerîmi hüccet, senet kabul etmek. Onun
hükmüne râzı olmak.
17- Ölümü hak bilmek ve ölüme hazırlanmak.
18- Allahü teâlânın sevdiğini sevip, sevmediğinden
kaçmak.
19- Babaya ve anaya iyilik etmek.
20- İyilikleri emir, kötülükleri men etmek.
21- Mahrem olan akrabayı ziyaret etmek.
22- Emânete hıyânet etmemek.
23- Daima, Allahü teâlâdan korkup, haram işlemekten
sakınmak
24- Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat etmek. Yani
farzları yapıp, haramlardan sakınmak.
25- Günahlardan kaçıp, ibâdet ile meşgûl olmak.
26- Kanûnlara karşı gelmemek.
27- Âleme ibret nazarı ile bakmak.
28- Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek.
29- Dilini haram ve fuhuş olan sözlerden korumak.
30- Kalbini, Allahü teâlâdan başka her şeyden
temizlemek.
31- Hiç bir kimseyi, alaya almamak.
32- Harama bakmamak.
33- Her hâlde, sözünde durmak.
34- Kulağını fuhuş ve çalgı gibi haram olan şeyleri
dinlemekten korumak.
35- Farzları ve haramları öğrenmek.
36- Tartı ve ölçü âletlerini, hak üzere kullanmak.
37- Allahü teâlânın azabından emîn olmayıp, daima
korkmak.
38- Müslüman fakirlerine zekât vermek ve yardım etmek.
39- Allahü teâlânın rahmetinden, ümidini kesmemek.
40- Nefsinin haram olan isteklerine tâbi olmamak.
41- Aç olanı, Allah rızâsı için doyurmak.
42- Kifâyet miktarı rızık (Yiyecek, giyecek ve mesken)
kazanmak için çalışmak.
43- Malının zekâtını, mahsûlünün uşrunu vermek.
44- Âdetli ve lohusa hâlinde bulunan ehline yakın
olmamak.
45- Kalbini günahlardan temizlemek.
46- Kibirli olmaktan sakınmak.
47- Bâliğ olmamış yetimin malını korumak.
48- Lût kavminin yaptığı habis işten uzak olmak.
49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp, kazâya bırakmamak.
50- Zulümle, kimsenin malını almamak.
51- Allahü teâlâya şirk koşmamak.
52- Zinâdan kaçınmak.
53- Alkollü içkileri içmemek.
54- Yalan yere yemîn etmemek
_________________
Rabbimiz bize imanın zevkini,şevkini, duygusunu
tattırsın.
Ve o imanla, o şevk ile yaşatsın...
Rabbimiz bizi sevdiği kul eylesin,sevdiği yollarda
yürütsün.
mec
Kitâb ve Sünnet'te bulunan nasslar, bize
Cenâb-ı Hakk'ın nerede bulunursak bulunalım
Peygamber (s.a.v.) Efendimize salâvat getirmemizi emrettiği hususunda birbirini
te'yit etmektedir ve bu noktada müslümanlar da ittifak içindedirler. Ayrıca
sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz için, Allah'tan vesile, fazilet ve O'nu
va'dettiği makâm-ı mahmûd'a eriştirmesini istemeye teşvik olunmuşuzdur.
Binâenaleyh - nasıl Hz. Peygamber'e salât ve selâm
getirmek bizim için uyulması gerekli bir esas olarak konmuşsa, aynı şekilde
-Allah Teâlâ'dan istememiz emredilen bu vesile - salât ve selâm getirmenin O'nun
için bir hak olduğu gibi - Hz. Peygamber için bir haktır.
Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine doğru aramamızı emrettiği
«vesile» ise tâatta bulunmak suretiyle Allah'a yakınlık sağlamaktır ve bunun
kapsamına Allah ve Resulünün emrettiği her şey girer.
İşte bu vesileye bizim ulaşabilmemiz ancak ve ancak
kendisine îman ve itaat etmek suretiyle Hz. Peygamber'in izinden gitmekle mümkün
olur ki, buna tevessül herkese farzdır.
Kıyamet gününde insanların Hz. Peygamber'den kendilerine
şefaat etmesini isteyecekleri, Resûlüllah'ın duasıyla tevessülde bulunup da
O'nun duası ve şefaati sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın gözünü tekrar açtığı a'mâ
sahâbî örneğinde olduğu üzere sahabenin yağmur duasında ve diğer isteklerinde
O'nun şefaatıyla tevessülde bulundukları gibi - Hz. Peygamber'in duası ve
şefaatıyla tevessüle gelince; bu üçüncü bir tür olup Cenâb-ı Hakk'ın Resulüne
kereminden dolayı O'nun duası ve şefaatini kabul etmesi kabîlindendir.
Resûlüllah'ın kendisi için dua ve şefaatta bulunduğu
kimse ile, şefaat etmediği şahıs elbette aynı durumda değildir.
Fakat bâzı kimseler, sahabenin Hz. Peygamberle
tevessülünün, onların Resûlüllah'a yemin edip O'nunla istekte bulundukları
mânasına geldiğini sanmışlar ve böyle bir şeyin O'nun sağlığında ve vefatından
sonra herkes için mutlak olarak meşru olduğunu sanıp bunun peygamberler ve
melekler hakkında ve hattâ sâlih kullarla, hakîkatta sâlih bir zât olmasa bile
salâh sahibi olduğu zannedilen kimseler hakkında bile caiz olduğuna
inanmışlardır.
İslâm âlimlerince tedvin edilmiş hadis alanında
kendilerine itimat olunan eserlerin herhangi bir yerinde, ne Buhârî ve Müslim'in
Sahîh'lerinde, ne Sünen'lerde, ne de İmânı Ahmed ve diğer zevatın Müsned'leri
gibi mutemet Müsned'lerde bu konuda merfû bir hadîs mevcut değildir. Bu tür
hadîsler, içerisinde, bile bile hadîs uydurup nakletmeyen, ama bâzan hadîslerde
hatâya düşen râvilerin değil, fakat yalancıların uydurduğu yalan ve mevzu birçok
hadîsin mevcut olduğu bilinen kitablarda bulunur. Kasden dua ve mevzu hadîs
uyduranların zıddına, bile bile yalan söylemeyen, ama hadîslerde hatâ
edebilenlere ait rivayetler Sünen'lerde ve İmâm Ahmed ile benzeri âlimlerin
Müsned'lerinde yer almaktadır. İmâm Ahmed, Müsned'inde, kasden hadîs
uyduranların hiçbirinden rivayette bulunmamıştır.
Bu sebeple el-Hâfız Ebü'l-Alâ el-Hemedânî (el-Hâfız
Ebü'l-Alâ Muhammed b. Sehl el-Attâr el-Hemedânî (569/1173): Büyük bir muhaddis,
iyi bir kıraat, nahiv ve lügat âlimidir. Bu konularda eserleri vardır. (Ömer
Rıdâ Kehhâle, Mu'cemü'l-Müellifîn, Beyrut 1957, X/58). ) ile Üstad Ebü'l-Ferec
İbnü'l-Cevzî(Ebü'l-Ferac Abdurrahmân b. Ali el-Cevzî (597/1201) : Bağdad'da
doğup orada vefat etmiş tarih ve hadîs âlimi. Matbu ve yazma 300 kadar eseri
bilinmektedir (Ziriklî, A'lâm III/316-317). ), Müsned'de mevzu hadîsin bulunup
bulunmadığı konusunda tartışmışlar; el-Hâfız Ebü'l-Alâ, Müsned'de mevzu hadîs
olduğunu kabul etmemiş, Ebü'I-Ferec ise bulunduğunu ispat ederek Müsned'de bâtıl
olduğu bilinen hadîslerin mevcut olduğunu izah etmiştir. Bizce bu iki görüş
arasında çelişki yoktur.
Ebü'I-Ferec'in kullandığı ıstılahta «mevzu», herhangi
bir hadîsi nakleden kişi onu bile bile uydurmasa, ama hata etse bile bu hadîsin
gerçeğe uygun olmadığı hususunda bir delil mevcut olan rivayettir. Bu sebeple o,
mevzu hadîslerle ilgili eserinde bu kabilden birçok hadîs zikretmiştir. Bir grup
âlim, zikrettiği birçok rivayet dolayısıyla Ebü'I-Ferec'e karşı çıkmış ve bu
rivayetlerin bâtıl olduğuna dair delilin mevcut olmadığını belirterek, aksine bu
rivayetlerden bir kısmının gerçek olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat Ebü'I-Ferec'in
mevzu olarak zikrettiği hadîslerin büyük, çoğunluğunun gerçekten mevzu olduğu
âlimlerin ittifakıyla kabul edilmiştir,
El-Hâfız Ebü'l-Alâ ve benzerleri
ise «mevzu» tabiri ile, rivayet sahibinin bile bile uydurduğu yalan ve uydurma
rivayeti kasdetmekte idiler ki, selef arasında kasden yalan rivayet pek fazla
değildi.
NAMAZIN ŞARTLARI
Namazın şartları deyince, onlar olmadan namazın da
olmayacağı şeyler anlaşılır. Bir şeyi ayakta tutan ana parçaların herbirine "rukün"
dendiği için, namazın şartlarından, namaza başladıktan sonra olanlarına aynı
zamanda namazın rukünleri denir. Hepsine birden namazın farzları da denir.
Namazın şartları, yani namaza başlamadan önceki farzlar
beş tanedir:
l. Hadesten, yani hükmî pislikten temizlik.
2.Necasetten, yani hakiki pislikten temizlik.
3.Avret sayılan bölgeleri örtmek.
4.Namazı Kıbleye dönerek kılmak.
5.Her namazı kendi vaktinde kılmak.
Namazın rükünleri, yani namaza başladıktan sonraki
farzlar yedi tanedir:
1. Niyyet, yani kıldığı namazın hangi namaz olduğunu
bilmek.
2. Başlangıçtekbiri.
3. Farz namazları ayakta kılmak.
4. Namazda Kur'ân dan mutlaka bir parça okumak.
5. Rukû', yani ayakta iken belden eğilmek.
6. Secde, yani alnını yere değdirmek.
7. Son oturuşta "Tahiyyât" okuyacak kadar durmak.
Namazın gerek şartlarının, gerekse rukünlerinin hepsi
farz olduğu için, bunlarsız farz namaz düşünülemez. Birisi dahi bulunmazsa namaz
batıl olur, yani tümden gider. Onun için bunların herbiri hakkında biraz bilgi
vermek gerekir.
Hükmî Pislikten (Hadesten) Temizlik
Temizlik bölümünde de gördüğümüz gibi hades, hükmî olan,
yani varsayılan pislik, ya da manevî olan pislik demektir ki. cünüplük ve
abdestsizlikten ibarettir. Buna göre âdeti ve lohusalığı biten ve cünüp olan
mükellefin yıkanması, abdesti bulunmayanın da abdest alması, bunları yapamıyorsa
teyemmüm etmesi gerekir. Namaza ancak böyle başlayabilir.
Gerçek Pislikten (Necasetten) Temizlik
Namaz kılanın hem vücudu ve elbisesinin, hem de namaz
kılacağı yerin temiz olması demektir. Pis olan şeyler bölümünde kaba ve hafif
sayılan pislikleri görmüş, onların ne kadarının namaza engel olacağını ve nasıl
temizleneceklerini anlatmıştık. Oraya bakılmalı. Vücudundaki ya da elbisesindeki
pisliği giderecek bir şey bulamayan kimse, namazını çıplak değil, pis olan
elbise ile beraber kılar.
Avret Olan Yerlerini Örtmek
Namazda kadının yüz, el ve ayakları dışındaki
yerlerinden, erkeğin ise göbekle diz kapağı arasından, bir organın dörtte biri
kadar açık olması namaza engeldir. Tenin rengini gösteren elbise, hiç giyilmemiş
gibidir. Elbisenin dar olup organları belli etmesi halinde, rengini
göstermiyorsa namaza engel değildir, ancak mekruhtur. Bu konu daha geniş olarak
"Avret ve Örtü" bölümünde ele alınacaktır.
Kıbleye Dönmek
Kıble; ön yön demektir. Namaz kılarken Kâbe'ye dönüldügü
için Kâbe'ye "Kıble" denmiştir. Kâbe şu andaki Mekke sehrinde bulunan ve
Allah'ın emriyle ilk defa Hz. Ibrahim Peygamber (a.s.) tarafından yapılıp,
sonraları birkaç kez tamir gören, küp şeklinde dört duvar bir yapıdır. Taşının
ve maddesinin bir olağanüstü yönü yoktur. Ancak duvarında Cennet'ten çıktığı
rivayet edilen Siyah Taş (Haceru'l-Esved) vardır ve Kâbe, bütün dünya
müslümanlarını bir noktaya yönelttigi için "tevhid" in, yani Allah'ı birlemenin
sembolüdür ve bu bakımdan herşeyden daha değerlidir.
Kâbe'nin etrafında bulunanların kıblesi, Kâbe'nin bizzat
kendisidir. Kâbe'den uzaklarda olup onu göremeyecek olanların kıblesi ise
kâbe'nin bulunduğu yöndür. Tam Kâbe'ye isabet edememeleri zarar vermez.
Namaz kılacağı yerde Kıble'nin hangi tarafa olduğunu
bilmeyen, soracak kimse de yoksa, kendi imkânları oranında araştırma yapar ve
kanaat ettiği yöne doğru kılar. Kılarken görüşü değişirse, o yöne doğru döner.
Namaz bittikten sonra hata ettiğini anlasa da namazı tekrarlamaz. Ama araştırma
yapmadan rastgele bir yöne dönmekle Kâbe'ye isabet ettirse dahi namazı caiz
olmaz.
Düşman gibi bir şeyden korkan, hasta, bağlı, ya da binek
üzeride bulunan kimselerin, dönmeye güç yetirebildkleri yön, kendi kıbleleridir.
Vakit
Her namazı kendi vaktinde kılmak şarttır. Sabah
namazının vakti; ikinci fecir, yani şafağın doğuşundan Güneşin Doğuşuna kadar
olan süre, Öglenin vakti; zevâlden, yani gölgenin en kısa olup uzamaya başladığı
andan, her şeyin gölgesi, zevâl gölgesi dışında, kendisinin iki misline ulaştığı
ana kadardır. Imam-ı Azam dışındaki imamlara göre ise, herşeyin gölgesi, zevâl
gölgesi dışında, kendisinin bir misli olmasına kadardır. Ikindinin vakti; ögle
vaktinin bitiminden Güneşin batışına kadarki süre, Akşamın vakti; Güneşin
batışından, batıdaki kızıllığın ve onun arkasından beliren beyaz şafağın
kayboluşuna kadarki süre; Yatsının ve vitrin vakti; Akşam vaktinin bitişinden,
ikinci fecire, yani şafağın doğuşuna kadarki süredir. Ancak vitir yatsıdan önce
kılınmaz. Bu vakitler Güneşe göre hesaplandığı, Güneşin hareketleri de astronomi
ilmince bilinebildiği için, bunların takvime göse tesbiti daha kolaydır.
Müstehap Vakitler:
Bazı vakitlerde namazı geciktirmek, ya da acele etmek
müstehaptır: Meselâ:
1. Sabah namazını; selâm verdiğinde abdest alıp
Fâtiha'dan başka kırk âyet okunacak bir namaz daha kılacak zaman kalacak şekilde
geciktirmek.
2. Ögleyi, yaz sıcaklarında gün ortası harareti
geçinceye kadar ertelemek.
3. Ikindiyi, Güneşin sararma zamanına kalmayacak kadar
geciktirmek.
4. Yatsıyi gecenin son üçte birine kadar geciktirmek.
5. Uyanabileceğinden eminse, vitri gecenin sonuna kadar
geciktirmek.
6. Kışın öğleyi acele kılmak.
7. Akşamı, yıldız karışımından önce kılmak.
8. Bulutlu günlerde. ikindi ve yatsı namazlarını acele
kılmak.
9. Bulutlu günlerde ikindi ve yatsının dışındaki
namazları geciktirmek müstehaptır. (Bu son iki madde zamanın takvimsiz
hesaplanmasına göredir.)
Mekruh ya da Haram Vakitler:
Bazı vakitlerde namaz kılınmaz. Bunlar:
1. Güneş'in doğmaya başlamasından, bir mızrak boyu
yükselişine kadar. (Ülkemizde yaklaşık 45 dakika).
2. Öğleyin güneş tam tepede bulunduğu zaman, (ögleden
yaklaşık onbeş dakika öncesinden öğle ezanına kadar.)
3. Güneş sararmaya başladığı andan batıncaya kadar,
(yaklaşık kırkbeş dakika). O anda yalnız o günün ikindisinin farzı kılınabilir.
4. Sabah ve ikindi namazlarından sonra tavaf ve nafile
namazı kılmak. (Kaza ve cenaze namazı kılınabilir, tilâvet secdesi yapılır).
5. Ikinci fecrin doğuşundan sabahın farzını kılıncaya
kadar, sabahın sünnetinden başka nafile namaz kılmak.
6. Akşamın vaktinde, akşamı kılmadan önce nafile kılmak.
7. Hutbe okunurken nafile kılmak.
8. Bayram günü bayram namazından önce namaz kılmak.
9. Arefe ve Müzdelife'den başka bir yerde, bir özürle de
olsa iki vakti birleştirerek kılmak.
Bunların ilk üçü haram, geri kalanları mekruhtur:
Niyyet
Namazın niyyeti, yapmakta olduğu hareketin namaz kılmak
olduğunu ve hangi namazı kılacağını bilmekten ibarettir. Meselâ ikindi namazını
kılmak için kıbleye dönen bir adam tekbir için ellerini kaldırırken ikindinin,
meselâ, sünnetini düşünüp, kendisi için tekbir almakta olduğu bu kılacağı
namazın, ikindinin sünneti olduğuna içinden karar vermesi niyyettir ve bu bir
anlık meseledir. Dilden söylemesine gerek olmadığı gibi bu güzel de değildir.
Çünkü niyyet kalbin işidir. Insanın dili birşey söylerken kalbi başka şey
söylerse, niyyet, dilinin dediği değil, kalbinin dediğidir. Bu yüzden niyyeti
kalbinden yapan, mutlaka isabet eder, ama diliyle yapan kalbi başka şey söylerse
isabet etmeyebilir. Onun için eski âlimler dil ile niyyeti bid'at saymışlar ve
bunu, ne peygamber, ne onun arkadaşları, ne de onları özleyen tâbiin yapmıştır.
(bk. imam Rabbanî, Mektubât.) Öyleyse biz de yapmamalıyız, demişlerdir.
Gerçekten de niyyetin dil ile yapılması, sadece son devir kitaplarında ve
ilmihallerinde görülen bir şeydir Oruç ve diğer ibadetler için de durum aynıdır.
BaşlangıçTekbiri
Namaza, Allah'ın yüceliğini bildiren bir kelime ile
başlamak namazın şartlarındandır. Buna iftitah (başlangıç) tekbiri ya da "tahrîme"
denir. Niyyetin hemen arkasından elleri kaldırırken "Allahû Ekber" diyerek
yapılır. Daha namaza başlarken, namaz kılana Allah'ın en büyük olduğu
söylettirilirken sanki; namazının faydasını Allah'a yönelik sanma, O en
büyüktür, buna ihtiyacı yoktur, namaz yine senin içindir, dedirtilmiş olur.
Ayakta Durmak (Kıyam)
Bir özrü olmayan mükellefin farz ve vacip olan namazları
ayakta kılması da farzdır. Nafile namazları ise ayakta kılmak şart değildir,
oturarak da kılabilir, ancak sevabı daha az olur.
Kur'ân Okumak (Kiraat)
Farz namazların ilk iki rekatlarında Kur'ân-ı Kerîm'den
bir parça okumak da farzdır. Dolayısı ile bu farzın yerine gelmesine yetecek
kadar Kur'ân âyetini ezbere bilmek de farz olmuş olur. Bu farz, Kur'ân'ın
neresinden olursa olsun, üç kısa âyet kadar okumakla yerine gelmiş olur. Meselâ
her rekatta okunan "fâtiha" ile bu farz da yerine getirilmiş olur. Bizzât
fâtihanın okunması ise ayrıca vaciptir. Yeri gelince görülecektir.
Rukû' (Eğilmek)
"Rukû" eğilmek demektir. Namazların her rekatında en az
eller dizlere ulaşacak kadar eğilmek farzdır. Rukû, mükemmel şekliyle baş ile
göğüs yere paralel oluncaya kadar eğilmekle olur. Yalnız bu, erkek içindir.
Kadın ise sadece elleri dizlerine ulaşacak kadar egilir.
Secde
Namazın ana bölümlerinden biri de secdedir. Secde,
Allah'ı ululayarak alnı yere koymaktır. Bu kadarı farzdır. Alınla beraber burnun
da yere değmesi, ellerin de yere konması vaciptir, yani secdenin tam ve mükemmel
olması için gereklidır.
Secde edilen yerin temiz ve katı olması gerekir. Pamuk,
kar, saman gibi yumuşak olup yerin sertliğini duyurmayan şeyler üzerine secde
yapılmaz. Ayrıca secde yeri, ayakların basıldığı yerden yarım zira'dan, yani 20-
30 cm.'den yüksek olmamalıdır.
Son Oturuş
Kıldığı namaza göre son rekatın bitiminde "tahiyyat"
okuyacak kadar oturmak da farzdır. Tahiyyatı okumak ise vaciptir. Yerinde
görülecektir.
Buraya kadar sayılan altı temel,
namazın ana iskeletini oluşturor. Bunlardan biri dahi olmasa namaz batıl, yani
asılsız olur. Vacipler ise namazın ikinci derecede kuvvetli bölümleridir.
Farzları tamam olan bir namazın vacipleri bulunmasa namaz sayılır, ancak eksik
ve yaralı bereli bir namaz olur. Vacipleri bilerek terkederse günah işlemiş
olur, ama namaz yine tamamdır. Vaciplerden sonra da sünnetler ve müstehaplar
gelir.
FATİHA SURESİ
Hamd, alemlerin Rabbi Allah içindir. Salat ve selam
peygamberimiz Muhammed’e (sav), onun ali’ne, ashabına ve kıyamete kadar onun
yolunu takip eden şehidler, sıddıklar ve salihlerin üzerine olsun. Rabbim
bizleri de salih kullar zümresine katsın. (Amin)
Her insanın Müslüman olabilmesi için, Kelime-i Tevhidi
tam olarak bilip ve söylemesi gerekir. Kelime-i Tevhidi anlamak için de
Kur’an'ı anlamak gerekir, bu bağlamda, Kur’an'ın anası olan Fatiha suresini
anlayalım.
Günlük beş vakit namazın her rekatında, Fatiha
okunması emredilmiştir. Üzerinde düşünelim, acaba niçin başka sure değil de
Fatiha? Allah-u Alem, bunun hikmeti, Kur’an'ın özünün bu surede gizli
oluşudur. Bir başka yönüyle geçmişte sapıtan insanların sapıklık noktalarına
Muhammed (sav) ümmetinin dikkatini çekmektir.
İşte, eğer geçmiş sapıklar türünden birileri bizim
zamanımızda karşımıza çıkarsa, günlük beş vakit okuduğumuz Fatiha ile onlara
karşı duralım, bakalım Fatiha'da ne diyoruz;
1. Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla. 2. Hamd (övme
ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. 3. O, rahmândır ve rahîmdir. 4.
Ceza gününün mâlikidir. 5. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız
senden medet umarız. 6. Bize doğru yolu göster. 7. Kendilerine lütuf ve
ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların
yolunu değil!
"Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur."
Neden alemlerin Rabbi diyoruz da yaratıcısı demiyoruz? Çünkü, geçmiş sapık
kavimler çoğunlukla Allah (cc)'ın yaratıcı olduğunu kabul etmişlerdir. Fakat
Rab oluşuna itirazları olmuştur. Çünkü Rab kelimesi Arapça'da şu anlama gelir;
melik ve malik, kefil olan, rızık veren, ihtiyaçları karşılayan, koruyucu
hükümran, kanun koyan, yöneten ve düzenleyen.
İşte geçmiş kavimlerin kafir olanları, Allah'tan başka
kanun koyucu, rızık verici kabul ediyorlardı. Böylece Allah'tan başka Rab
ediniyorlardı. Tağutlaşıp azanlar hep bu noktada haddi aşıyorlardı. Bakın,
firavun; “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyordu. İşte Firavun kendisinin
yaratıcı olduğunu değil, kanun koyan, terbiye eden, rızık veren olduğunu iddia
ediyordu. Firavun'a göre Mısır'ın maliki kendisiydi. İnsanlar da orada
rızıklanıyorlardı. Yine kanun koyarak insanları itaat ettirip terbiye ediyordu
ve böylece de sahte ilah oluyordu.
İşte Fatiha'da bu noktaya dikkat çekiliyor. Yani bir
gün Muhammed (sav) ümmetinin başına Allah'ın kanunlarından başka kanun koyan
gelirse; "Ben Fatiha'da Rab olarak Allah'ı kabul ettim, Firavun ve onun gibi
sahte ilahları reddettim. Dolayısı ile sizin gibilere itaat etmiyorum, düşman
oluyorum, yoksa günde beş vakit namazın her rekatında okuduğum Fatiha'ya ters
düşmüş olurum." diyebilsin.
Bakın Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde, özellikle Rab
kelimesi kullanılmıştır. Allah Teala şöyle buyuruyor;
“Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından
zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutup ' Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?' diye buyurmuştu, onlar da; 'Evet, şahit olduk.' demişlerdi.
Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye. Yahut,' daha önce
sadece atalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen
kuşaktık. Şimdi o batıla sapanların işledikleri yüzünden bizleri helak mı
edeceksin? demeyesiniz diye. İşte biz ayetlerimizi böyle açıklarız.” (A’raf
174)
Bakınız dikkat edilirse, Allah Teala ruhlar aleminde
bize, yaratıcınız kim diye sormuyor da, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
diyor. Çünkü Allah Teala ezeli ilmi ile biliyordu. Kendisinin Rab sıfatına göz
diken bazı tağutlar olacak. Yine ezeli ilmi ile biliyordu ki, böylesi
tağutlara itaat ederek, Allah'ı değil de başkasını Rab edinenler ortaya
çıkacak. İşte kullar mazeret göstermesinler, itiraz hakları olmasın diye
Allah, ruhlar aleminde, bizden söz almıştır.
Yine bir başka ayette Allah Teala şöyle buyuruyor;
“De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve
ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.Ben
bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. (En’am 162-163)
…. Ruhlar aleminde verdiğimiz sözden sonra, tekrar bir
daha bütün varlığımızla, Allah Teala'nın Rab olduğunu kabul edip, teslim
oluyoruz . Bakınız, Allah Teala'dan başkasını Rab edinenlerin müşrik olduğunu
Allah (c.c) bize şöyle haber veriyor;
"Onlar, Allah'ı bırakıp alimlerini, rahiplerini,
Meryem oğlu Mesihi Rab edindiler. Halbuki onlar bir tek, ilaha ibadet etmekten
başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak
koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe 31)
Bu ayetin tefsirinde hemen hemen bütün tefsirciler,
Tirmizi'den rivayet olunan şu hadisi naklederler; Adiyy b. Hatem'den şöyle
dediği rivayet edilir. Boynumda altın bir haç olduğu halde Peygamber (sav)'in
huzuruna vardım. Şöyle buyurdu;“Bu da ne oluyor Ey Adiyy? Şu putu üzerinden
at.” O'nu Tevbe Suresi'nde, “Onlar, Allah'ı bırakıp alimlerini, rahiplerini,
Meryem oğlu Mesih'i Rabler edindiler.” buyruğunu okurken dinledim. Sonra şöyle
dedi;“Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı, fakat kendilerine bir şey helal
kıldıkları vakit, onu helal belliyorlar. Haram kıldıkları vakit haram
belliyorlardı."(Kurtubi Tefsiri C.8 s.198)
Ayette geçen ahbar, yahudi alimlerinin adıdır. ruhban
ise, hıristiyan alimlerin adıdır. Bunları ne şekilde Rab edindiklerini
Elmalılı anlattıktan sonra; "şimdi günümüzde o Rab edinilenlerin yerini,
parlamentonun aldığını" söylüyor. Demek oluyor ki, parlamentoya itaat etmek,
onları Rab edinmektir.
İşte bu gerçeğe parmak bastıktan sonra yine bakıyoruz,
öldükten sonra kabirde sorulan ilk soru, Rabbin kim?, Nebi’n kim ? sorusu,
neden? Çünkü kişi, parlamentoya itaat ettiyse orada Rabbim Allah diyemeyecek,
rabbim parlamento diyecek. Rab olarak, yani kanun koyucu, terbiye edici olarak
Allah’ı (c.c) tanıdıysa işte o zaman Rabbim Allah (c.c) diyecek.
"Errahmanirrahim" : Yüce Allah, alemlerin Rabbi
olmakla kendi zatını nitelendirdikten sonra, Rahman ve Rahim olmakla da
nitelendirmesinde korkutma anlamı bulunduğundan dolayı, hemen akabinde
“Rahman, Rahim” ile nitelendirmiştir. Çünkü bu da, korkutmanın aksi olan,
teşviki ihtiva etmektedir. Böylece yüce Allah, hem kendisinden korkmayı, hem
de nimetlerine ümit beslemeyi ifade eden niteliklerini bir arada zikretmiş
olur. Bu ona itaatte daha çok yardımcı olsun, isyandan daha çok uzaklaştırıcı
olsun diye böyle gelmiştir. Tıpkı yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi;
“Kullarıma haber ver ki; Ben gerçekten mağfireti bol
ve Rahim olanım. Benim azabımda elbette en acıklı azaptır.” (Hicr 49-50)
(O, yüce Allah) günahları bağışlayan, tevbeleri kabul
eden, azabı şiddetli olan ve nimeti geniş olandır.” (Mü’min 3) (Kurtubi
Tefsiri c.1 s. 372)
Allah Teala, Rahman sıfatı ile kafir Müslüman ayırt
etmeksizin bu dünya da bütün canlılara merhamet eder. Rahim sıfatıyla ahirette
sadece Müslümanlara merhamet eder. (Bu mana da ki ifadeler için Bkz. Elmalılı
M. Hamdi Yazır)
" O, Din gününün maliki (sahibi)dir": Din gününün
sahibi buyrulmuştur ve burada, uyarı ve korkutma biraz açıkça ortaya
konmuştur. Çünkü din kelimesi Arapça'da ceza, hesap, kaza, siyaset, itaat,
adet, hal, kahır, nihayet bütün bunlarla ilgili ve hepsinin binası ve ölçüsü
olan millet ve şeriat manalarına gelir. Bu, doğrudan doğruya kıyamet
manalarına gelmez. (Hak Dini Kur’an Dili)
Kur’an'ın çeşitli ayetlerinden Din kelimesinin kanun
manasında olduğunu görüyoruz. Allah Teala şöyle buyuruyor;
"İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik, yoksa
hükümdarın dinine (yürürlükteki kanuna) göre kardeşini (yanında)
alıkoyamazdı.” (Yusuf 76) Net bir şekilde görüyoruz ki, kralın dininden kasıt,
kralın kanunudur. İşte böylece şunu anlıyoruz; Allah Teala'nın Rab, Rahman ve
Rahim oluşu Fatiha'da bize öğretildikten sonra kanun koyuculuğu da
öğretiliyor. Çünkü Rab olarak kralı kabul edenler, kralın kanununa itaat eder.
Allah Teala şöyle buyuruyor;
“Muhakkak Allah katında din İslam'dır.” ( Ali-İmran
19)
Kralın, yani tağutların kanunlarının Allah nezdinde
hiçbir geçerliliği olmadığı gibi, böyle kanunlara itaat edenlerinde Allah
(c.c)'ın dini ile bağlantısı yoktur. Allah Teala şöyle buyuruyor;
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul
olunmaz ve ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” ( Al-i İmran 85)
Fatiha suresinde din ifadesiyle, Allah Teala'nın,
kanun koyucu olduğunu, bu kanunların aksinin Allah (c.c) nezdinde hiçbir
geçerliliğinin olmadığını ve İslam'dan başka din, (kanun) arayanın da büyük
bir azaba çarptırılacağını ilgili ayetlerde görüyoruz.
Öğreniyoruz ki, geçmiş ümmetlerin düşmüş olduğu
sapıklıklara düşmeyelim. Çağımızın Firavun ve Nemrutlarını, tereddütsüz
reddedelim. Böylesi tağutların, Allah'(c.c)'ın emirlerine muhalif olan
kanunlarına İslam'ın hiçbir ihtiyacının olmadığını bilelim. Çünkü İslam'da
hiçbir eksiklik yoktur.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor;
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim,
üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı beğenip seçtim.”
(Maide 3) İşte bu ayette de görüyoruz ki, din, kemale ermiştir.
(tamamlanmıştır) Hiçbir eksiği, gediği yoktur. Allah'ın kanunundan başka kanun
arayan veya Allah'ın şeriatının dışında şeriatlara uyan kimse Allah'ın bu
ayetine muhalif olur ve hangi şeriata uymuş ise, o şeriatın sahibinin dinine
girmiş, ona ibadet etmiş olur. İşte biz böylelerini reddederek Fatiha da şunu
söylüyoruz;
“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım
dileriz.” İbadet ederiz anlamı, itaat ederizdir. İbadet, itaat ve zilletle
boyun eğmek demektir. (Kurtubi c.1 s.380)
Yani başkalarına itaat etmeyiz. Rab olarak Allah'ı
kabul ettik, O'ndan başka Rab, ilah yoktur. Çağdaş Firavunların kanun ve
hükümlerini hiçe sayarız. Tağutların baskı ve zulümlerine karşı Allah’tan
yardım dileriz. Mekke müşriklerinin yaptığı gibi sahte ilahlardan yardım
dilenmeyiz. Bu arada çağdaş müşrikler gibi; türbeden, ağaçtan, yatırdan,
şeyhlerden ve benzerlerinden, yardım dileyerek, Allah’tan gayrı ilah
edinmeyiz. Çünkü iman edenlerin velisi, sahibi, yardımcısı, Allah’tır.
Allah’tan gayrı ilah edinerek, onlardan yardım dileyen kafirlerin yardımcısı
ise tağuttur.
Allah Teala şöyle buyuruyor;
“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları
karanlıklardan nura çıkarır. İnkar edenlerin velileri ise tağuttur. Onları
nurdan karanlıklara çıkartır. İşte onlar ateştedirler onlar orada ebedi
kalıcıdırlar.” (Bakara 257) İşte Allah’tan başkasını veli, sahip edinerek
ondan yardım isteyenin sonu imansızlık ve ebedi cehennemdir. Bu sebeple yalnız
Allah’a ibadet eder ve ondan yardım dileriz. Zaten bizlerin yaratılma gayesi,
Allah’a kulluktur. Allah Teala şöyle buyuruyor;
“Ben cinleri de insanları da ancak bana ibadet
etsinler diye yarattım” (Zariyat 56) Bakınız Allah (c.c), bizleri sadece emir
ve kanunlarına itaat edip, ibadet edelim diye yaratmıştır. Mücahid’den gelen
rivayette bu ayetin manası, ben onlara emirler vermek, yasaklar koymak için
yarattım demektir. (Kurtubi c.16 s. 385)
Yine itaatin ibadet manasına geldiğine dair
açıklamalar için, Elmalılı, Fi zilal, Mevdudi, Said Havva, Ö.N.Bilmen
tefsirlerine bakınız.
Buraya kadar anladık ki, din kanundur. Din vaz’eden
de, yani kanun koyan da Rab’dir. İtaat ise ibadettir. Kişi kimin kanununa
itaat ederse ona ibadet etmiş ve Rab edinmiştir. Bu gerçeği öğrendikten sonra,
Allah tan başka Rab edinme fitnesinden Allah’a sığınıyor ve diyoruz ki;
"Bizi dosdoğru yola ilet" : Yani İslam yoluna, İslam
şeriatına. İmam Ahmed en Nevvas b. Sem’andan, o da Resulullah (s.a)'dan şöyle
söylediğini rivayet eder; "Allah (c.c) şöyle bir misal getirdi: "Bir sırat-ı
müstakim vardır. Bunun her iki yanında yüksekçe iki duvar, bu duvarlar da açık
kapılar, kapıların üzerinde sarkıtılmış perdeler ve sıratın kapısında şöyle
diyen bir davetçi, Ey insanlar, hepiniz bu sırat’a (dosdoğru yola), giriniz ve
eğri büğrü yollara sapmayınız. İnsan bu kapılardan herhangi birisini açıp
girmek istediğinde, bu sıratın üst tarafından bir davetçi şöyle der, Sakın ha!
Bu kapıyı açmayasın, bu kapıyı açtığın takdirde, ondan içeri girersin. İşte bu
sırat (yol) İslam'dır. Bunun iki yanındaki yüksek duvarlar, Allah'ın çizdiği
sınırlardır. Açık kapılar Allah'ın yasaklarıdır. Sırat’ın başındaki davetçi,
Allah'ın kitabıdır. Sıratın üzerinden seslenen davetçi ise, her Müslüman’ın
kalbindeki Allah'ın tayin ettiği öğütçüdür.”
İşte ey Müslüman, senin yolun İslam'dır ve bu yolun
iki tane davetçisi vardır. Birisi fıtratın, diğeri İlahi vahyin davetçisi. O
bakımdan haramları irtikab ederek (işleyerek) İslam'a karşı kusurlu olma.
Yoksa şeytani yolların girdabına yuvarlanırsın. (El Esas Fit- Tefsir c. 1 s.
48-49)
Kardeşler; doğru yol bu hadis-i şerif ile
belirtilmiştir ki, o da Allah'ın hükümleridir. Sağında ve solunda ayrılan
yollara sapmayalım, Kur’an'a kulak vererek böylesi sapıkların fitnesinden
kurtulalım. Sırat-ı Müstakim, dosdoğru yoldur. Kur’an ve sünneti kendimize
rehber edinir, İslam yoluna devam edersek, bizleri cennete götürür. Bunu
bırakıp demokrasi, komünizm gibi, batıl dinlerin sistemlerini kendimize yol,
araç edinirsek,bizi küfre ve cehenneme götürür. Allah korusun. Bakınız Allah
Teala bu konuyla ilgili şöyle buyuruyor;
“Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona
uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi, O’nun yolundan ayırırlar. İşte
sakınırsınız diye, Allah sizlere bunları tavsiye etti.” (En’am 153)
Darimi, Abdullah b. Mesud (ra)'dan şöyle denildiğini
rivayet eder; "Rasulullah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle
buyurdu“ İşte bu, Allah'ın yoludur.” Daha sonra onun sağında bir takım
çizgiler, solunda da birtakım çizgiler çizdi. Sonra da buyurdu: “ Bunlardan
her birisinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır.”
sonra da bu ayet-i Kerimeyi okudu." (Kurtubi c. 7 s. 237)
Hadis imamları Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet
ederler; Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Size neyi emrettiysem onu alınız. Size
neyi yasakladıysam ondan da uzak durunuz.”
İbni Mace ve başkaları da, El İrbad b. Sariye'den
şöyle dediğini naklederler: "Rasulullah (sav) bize öyle bir vaaz da bulundu
ki, ondan dolayı gözler yaşardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi; ey
Allah'ın Rasulü! dedik, bu adeta veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi
tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: “ Ben sizi (hiçbir şüphe ve tereddüt
gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü
gibidir. Benden sonra bu yoldan, helak olanlardan başkası sapmaz. Aranızda
yaşayacak olanlar, pek çok ayrılıklar görecektir. Size benim sünnetimden ve
benden sonra hidayet bulmuş, Raşit Halifelerin sünnetinden, bildiğinize bağlı
kalmanızı tavsiye ediyorum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı
sarılınız. Sonradan uydurma işlerden (bid’atlerden) de sakınınız. Çünkü
şüphesiz her bid’at sapıklıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse
başınızdaki Habeşli bir köle olsun. Şüphesiz mü’min burnuna halka takılmış
deve'ye benzer, nereye çekilirse oraya gider." (Kurtubi c. 7 s. 239)
Kardeşler, bu Hadis-i Şeriflerde de görüyoruz ki,
Kur’an'a, Sünnet'e ve Raşit Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılmak lazım, öyle
ki, dişlerle kavrar gibi. Müstakim yola devam etmek, bu yoldan ayrılan yollara
sapmamak gerek. Sapan yolların başındaki bu yollara çağıran, şeytan veya
şeytanlaşmış insanların davetini, elimizin tersiyle itelim. Yoksa, yahudi ve
hıristiyanlar gibi, fırka, fırka olup sapıtırız. Allah korusun. Bakınız, İbni
Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: “
Şüphesiz İsrail oğulları’nın başına gelenlerin aynısı, adım, adım ümmetimin de
başına gelecektir. O kadar ki, Onlardan herhangi bir kimse, annesine açıkça
varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz
israiloğulları, yetmiş iki millete (fırkaya) ayrılmıştır. Benim ümmetim de
yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, hepsi cehennemde olacaktır, Bir tanesi
müstesna." Peki bu fırka hangisidir ey Allah'ın Rasulü, diye soran ashaba Hz.
Peygamber (sav); “Benim ve ashabımın yolunu takip edenler.” diye cevap
vermiştir. (Kurtubi c. 4 s. 312)
İşte sapıklıktan kurtulabilmenin çaresini Allah Rasulü
bizlere göstermiştir. Bizler bu tarife göre hareket ederek, sadece amelimize
güvenmiyor ve diyoruz ki,
“Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna”
Bizim hidayetimizi sürekli kıl demektir. Çünkü insan
bazen doğru yola iletilir, sonra da bu doğruluk yolu üzere olması sona
erdirilebilir. Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu der ki; Burada,
Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin ve salihlerin yolu kastedilmektedir.
Bu görüşlerini de Yüce Allah’ın şu buyruğundan çıkarmışlardır:
“Kim Allah'a ve Peygamberler'e itaat ederse, işte
onlar Allah'ın kendilerine nimetler verdiği, peygamberlerle, sıdıklarla ,
şehidlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaştırlar.”
(Nisa 69)
Ayet-i kerime bunların dosdoğru yol üzere olduklarını
göstermektedir. Fatiha suresinde ki ayette de kastedilen işte budur. Bu
hususta ileri sürülen bütün görüşler, dönüp dolaşıp buraya gelir. O bakımdan,
konuyla ilgili ileri sürülmüş görüşleri tek tek sıralamanın anlamı yoktur.
(Kurtubi c.1 s. 383)
Böylece Allah Teala'ya, hangi yolu istediğimizi ifade
ettikten sonra, hangilerinden de uzaklaşma isteğimizi bu şekilde dile
getiriyoruz.
"Gazaba uğrayanların ve yolunu sapıtanlarınkine
değil." Gazaba uğrayanlar yahudiler, sapıtanlar da Hıristiyanlar olduğu cumhur
ulema kabul etmiş ve şu ayetleri delil getirmiştir;
"…ve Allah'tan gelen bir gazaba uğratıldılar” (Bakara
61)
“Ve Allah, onlara karşı gazaplanmış…” (Fetih 6)
Hıristiyanlar hakkında da:
“ Bundan önce onlar sapıklığa düşmüş, birçok kimseyi
saptırmış ve sonra da dümdüz yoldan sapa gelmişlerdir.” (Maide 77) (Kurtubi c.
1 s. 386)
Bu son bölümde özellikle, yahudi ve hıristiyanların,
kısacası bütün gayrimüslimlerin, dinlerini, yollarını reddediyoruz.
Peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, salihlerin
yolunu talep ediyoruz. Ne ilginçtir ki bugün dünyayı idare eden batıl
sistemler, yahudi ve hıristiyanların icadıdır. İşte biz bu ayetleri okumakla,
demokrasi, laiklik, komünizm gibi Allah'ın şeriatına dayanmayan, küfür
sistemlerini reddediyor ve Allah'a teslim oluyoruz. İşte bu sözünde samimi ve
sadık olanlara, Bakara suresinin ilk ikinci ayetinde şöyle buyruluyor;
“İşte bu kitap, onda hiçbir şüphe (eğrilik, yanlışlık)
yoktur. Takva sahipleri için hidayettir.”
Kardeşler, Allah Teala, hidayet kaynağının, yani
sapıklıktan kurtulmanın tek çaresinin Kur’an-ı Kerim olduğunu bizlere haber
veriyor. Öyleyse bizler her meselemizi bu kitaba göre çözelim, ihtilaf
ettiğimiz ve şüphelendiğimiz hususlarda hep bu kitaba başvuralım, beşeri
görüşlere ve sistemlere değil.
Allah Teala bizlere hidayet kaynağının Kur’an-ı Kerim
olduğunu bildiriyor. Bakalım Kur’an’dan bizlerin imanlı olarak kalabilmemiz
için ne hükümler var. Allah Teala şöyle buyuruyor;
"Dinde zorlama yoktur. Hak batıldan ayrılmıştır. Kim
tağutu inkar edip Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa
tutunmuştur muhakkak ki Allah Semi’dir, Alim’dir.” (Bakara 256)
Ayetin dinde zorlama yoktur bölümü ile ilgili
tefsirlerde uzun uzun açıklamalar vardır. Bunların özeti gayrimüslimler illa
İslam’a gireceksin diye zorlanamaz, belli şartlara bağlı kalmak kaydıyla İslam
beldelerinde inançlarını rahatça yaşayabilirler gerçekten hak batıldan iyice
ayrılmıştır. Hidayet ile dalalet, iman ile küfür, apaçık delillerle
birbirinden ayırt edilir haldedir.
Artık kim tağutu inkar edip… Tağut; tuğyandan
gelmektedir. Allah’a karşı haddi aşan her şey tağuttur. Şeytan ise bütün haddi
aşanların arkasındadır.
İşte tağutun inkar edilmesi, beşeriyetin Allah’a şirk
koşmak, Allah’tan başkalarının hükmüne başvurmak veya Allah’tan başkalarından
yardım dilemek gibi yaptıkları her türlü şerri red ve inkar etmektir. Tağutun
inkar edilmesi ve ona kafir olunması ise onun reddedilmesi, küçümsenmesi,
hakir görülmesi, ona itaat edilmemesi ve alçaltılmasıdır. Allah’a iman eder
hakkıyla Allah'ı tasdik eder ve bunun gereklerini yerine getirecek olursa
kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. (El-Esas Fit Tefsir C.2 S.141)
El-Cevheri der ki: "Tağut, kahin şeytan ve sapıklıkta
başı çeken her kimsedir." (Kurtubi C.3 S.494) Bu ayet bize gösteriyor ki;
tağutu reddetmeyen Allah’a iman etmiş olmuyor, iman ettiğini söylese de.
Tağutun inkar edilmesi ve Allah'a iman dil ile söylenen ve kalp ile inanılan
hususlardandır. Bundan dolayı yüce Allah’ın sıfatlarından “Semi’dir” her şeyi
işitendir buyruğu dil ile söylenen şeyler için: “Alim'dir" (her şeyi bilendir)
buyruğu da inanılan şeyler hakkında kullanılır, o bakımdan ayetin bu
buyruklarla sona ermesi gayet güzeldir. (Kurtubi C.3 S.496)
Allah’ın kanununun nizamının dışında olan demokrasi ve
particilik de bir tağuttur. İnkar edip karşı çıkmayan iman etmiş olmaz çünkü
demokraside hakimiyet yani hüküm koyma milletindir bunun gereği olarak
insanlar sandık başına giderek hakimiyet haklarını kullanırlar böylece
Allah’ın hakkı olan hakimiyeti kendilerinde gören halk fert fert tağut olur.
Bir başka boyutu ile insanlar önce demokrasiye imanı gereği olarak hakimiyeti
kabul ederler sonra oy vererek Allah’tan gayrı hüküm koyucu seçerler böylece
Allah’tan başka ilah edinmiş olurlar çünkü Allah’ın Zati veya Subuti
sıfatlarının herhangi birini başkasında gören o nesneyi İlah edinmiş olur.
Allah Teala el-Hakim’dir; yani hüküm ve hikmet sahibidir.
Oy vererek kanun koyucu seçen, el hakim olarak seçtiği
kişiyi görmüş olur. Bu kişiler abdest de alsa, namaz da kılsa ve Allah’a
yapılması gereken ibadetlerin Hepsini Allah’a yapsa da hüküm koyma yetkisini
seçmiş oldukları tağutlara verdikleri için Allah’ın dininden çıkıp tağutun
kulu olurlar. Çünkü;
“Hüküm ancak Allah’ındır “ (Yusuf 40) Hüküm Allah’ın,
biliyoruz, bunu bilerek Allah’tan başka kanun koyucu seçsek ne olur?
Allah Teala şöyle buyuruyor;
"O, kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” ( Kehf 26)
Bir başka ayet;
"Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar
kafirlerin ta kendileridir.” (Maide 44 )
Bu ayetlerden öğrendik ki; hüküm
Allah’ın, Allah hükmüne ortak kabul etmez. Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenlere
kafir diyebilir miyiz? Allah bize bu hakkı vermiş midir? Evet vermiştir, Allah
(cc) şöyle buyuruyor;
Kadının Mahrem Olmayan Erkekle
Tokalaşması
Kadının mahremlerinden olmayan bir erkekle tokalaşması
haramdır. Fetva davet ve irşad dairesi genel başkanı Şeyh Abdülaziz b. Abdullah
b. Bâz, İslamî Davet Kurulunun bastığı Fetvalarında[163] şunları söylemektedir:
“Mahrem olmayan kadınlarla tokalaşmak mutlak olarak caiz değildir; kadınların
genç ya da yaşlı olmaları arasında fark yoktur. Tokalaşan erkeğin de genç ya da
yaşlı olması fark etmez. Çünkü bu durumda her iki taraf için de fitne tehlikesi
vardır. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’den gelen şu rivayet sahihtir:
“Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’in eli asla bir kadının eline
değmemiştir; o kadınlarla ancak sözlü olarak beyatleşirdi.” Kadının erkekle
arada bir engel bulunduğu halde tokalaşması ile bir engel bulunmaksızın
tokalaşması arasında da fark yoktur. Çünkü bu husustaki deliller geneldir.
Ayrıca fitneye götüren bu yolun kapalı tutulması da gerekmektedir…”
Şeyh Muhammed Emin eş-Şankitî, Advau’l-Beyân adlı
tefsirinde[164] şunları söylemektedir: “Şunu bil ki yabancı bir erkeğin kendisi
için yabancı olan bir kadın ile tokalaşması caiz değildir. Onun bedeninin böyle
bir kadının bedeninin herhangi bir yerine temas etmesi de caiz değildir. Buna
dair bir takım deliller şöyledir:
1- Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’ın “Ben
kadınlarla tokalaşmam” dediği sabittir. Yüce Allah da: “Andolsun sizin için
Allah’ın Resulunde uyulacak güzel bir örnek vardır” (el-Ahzab, 33/21)
buyurmaktadır. O halde ona uyarak kadınlarla tokalaşmamamız gerekir. Az önceki
hadisi gerekli açıklamalar ile birlikte Hac Sûresi tefsirinde söz konusu etmiş
bulunmaktayız. Bu hadisi ihramlı halde iken ve bunun dışındaki hallerde
erkeklere asfura boyanmış kıyafetleri giyinmenin yasaklığına delil olarak
zikretmiştir. el-Ahzab suresinde bu, hicap ayetiyle ilgili olarak da onu söz
konusu ediyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in bey’at zamanında
kadınlar ile musafaha etmemesi (tokalaşmaması) erkeğin kadın ile
tokalaşmayacağına ve onun bedeninin herhangi bir bölümünü kadının bedenine
değmemesi gerektiğine açık bir delildir. Çünkü dokunmanın en hafif çeşidi
tokalaşmaktır. Tokalaşmanın gerektiği bir vakit olan beyatleşme vaktinde
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in tokalaşmayı terketmesi, caiz olmadığının
delilidir. Kimse de ona muhalefet edemez. Çünkü o sözleri, fiilleri ve takriri
ile ümmeti için şeriat koyandır.
2- Daha önce açıkladığımız üzere kadın bütünüyle
avrettir. Onun hicaba bürünmesi gerekir. Gözü haramdan koruma emrini ancak
fitneye düşmek korkusundan vermiştir. Şüphesiz bedenin bedene değmesi gözle
bakmaya nisbetle insanın duygularını galeyana getirmekte ve fitneye çağırmakta
daha güçlü bir etkendir. İnsaflı herkes bunun doğruluğunu çok iyi bilir.
3- Böyle bir iş yabancı bir kadından zevk almaya
sebeptir. Çünkü günümüzde takva azalmış, emanet diye bir şey kalmamış, şüpheli
hallerden uzak durmak (vera) görülmez olmuştur. Bizlere defalarca nakledildiğine
göre avamdan olan bir takım kocalar baldızlarını ağızlarından öpmekte ve icma
ile haram olan bu öpüşmeyi selamlaşmak diye adlandırarak: Ona selam ver demekte
ve bununla onu öpmeyi kasdetmektedirler. Herhangi bir şüphenin söz konusu
olmadığı gerçek şu ki; bütün fitnelerden, şüpheli hallerden ve sebeplerinden
uzak kalmak gerekir. Bunların en büyüklerinden birisi de erkeğin kendisi için
yabancı olan bir kadının bedenine herhangi bir şekilde dokunmasıdır. Harama
götüren bir yolun ise kapatılması gerekmektedir…”
Ve sonuç:
Mümin erkekler, mümin kadınlar! Ben sizlere yüce
Allah’ın şu buyruklarındaki emir ve tavsiyelerini hatırlatıyorum:
“Mümin erkeklere de ki: Gözlerini (haramdan)
sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir.
Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok iyi haberdar olandır.”
“Mümin kadınlara da de ki: Gözlerini (haramdan)
sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Dışarıda kendiliğinden görünen kısmı
hariç, süslerini göstermesinler, başörtülerini de yakalarının üzerine
indirsinler; zinetlerini eşlerinden, babalarından, kocalarının babalarından,
oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin
oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, kendi (müslüman) kadınlarından,
cariyelerinden, erkeklerden kadınlara ihtiyacı kalmamış hizmetçilerden ve
kadınların avret yerlerini henüz anlamayan erkek çocuklardan başkasına sakın
göstermesinler. Gizledikleri zinetleri bilinsin diye de ayaklarını vurmasınlar.
Ey iman edenler! Allah’a topluca tevbe edin ki felah bulasınız” (en-Nur,
24/30-31)
Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun, Peygamberimiz
Muhammed’e, onun aile halkına, ashabına da salât ve selâm olsun.
(Kaynak: Prof. Dr. Salih
el-Fevzân, Mü’min Kadınlara Uyarılar, Guraba Yayınları)
Ahlâk
Za'fiyeti Îmanın Zatına Delildir ![]()
İman; kişiyi iyiliklere yönelten ve
kötülüklerden alıkoyan bir kuvvettir. Bunun içindir ki Allah (c.c.), kullarını
iyiliğe davet, kötülükten men ederken bunu kalblerdeki îmanın bir gereği kılan
Kur'an'da bunun misalleri pek çoktur.
Cenab-ı Hakk'ın mü'min kullarına "Ey îman edenler" diye başlayan emirler
vermesi ve onlara "Allah'tan sakının ve sâdıklarla beraber olun"(11) buyurarak
îmanlarına hitap etmesi inanç ve aksiyon arasındaki bağı göstermesi bakımından
dikkat çekicidir.
Risalet sahibi (s.a.v.) güçlü îmanın mutlak olarak güçlü ahlakı
gerektirdiğini, ahlaksızlığın îman za'fından veya yokluğundan neticelendiğini
îzah buyurmuşlardır.
Resulullah (s.a.v.) arsızı, kötü yolda olanı, rezalete bulaşanı, kimseden
haya etmeyeni şöyle vasıflandırmıştır: "îman ve haya birbirine bağlı ve
eşittirler. Biri gidince diğeri de gider. (12)
Komşusunu inciten, onlara kötülük edenler hakkında İslâm şiddetli hükümler
koymuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
"Allah'a yemin olsun ki îman etmemiştir! (Bunu üç kez tekrarlamış ve):
- "Kim? Ey Allah'ın Resulü", denilince de:
- "Komşusu, kötülüklerinden emin olmayan"(l3) demiştir. Resulullah
(s.a.v.)'ı, etbâına bâtıldan yüz çevirmeyi hurafe
ve gevezelikten uzaklaşmayı emrederken şöyle buyurduğunu görürsün!
"Kim Allah'a ve âhiret gününe îman ediyorsa, ya hayır söylesin, ya da
sussun."(14)
İşte, Allah Resulü (s.a.v.) îmanın kemâl ve sadâkâtına güvenerek, semeresini
verinceye kadar faziletleri empoze etmeye, böyle davranıp devam ediyordu.
Böyle olmasına rağmen cemiyetimizde dindar sayılanların bir kısmı,
ibadetlerin îfa edilmesini, bunların tatbikini çok kolay görmektedirler. Böyle
görmelerine rağmen, bunlar, aynı zamanda gerçek îman ve güzel ahlakın hilâfına
bazı amellerde bulunurlar, İşte bunlar; ibadetlerin ruhuna erişmeyen, zirvesine
varamayan, ancak şeklen ve taklid icabı yapan kimselerdir. Nice çocukların namaz
hareketlerini gördükleri ve duydukları şekilde yapabildikleri gibi... Nice
tellalların hac menasikini yapmacık bir tevazu ile yapabildikleri gibi... Tabii
ki bunlar sağlam inanç ve yüce maksatlar için kâfi değildir. Doğru bir
istikametle fazilet derecesinde bir hüküm verebilmek için şaşmaz bir mihenk
gerek, o da yüce ahlaktır...
Bu konuda Resulullah (s.a.v.)'den şu, vârid olmuştur: Bir adam:
"- Ey Allah'ın Resulü! Falan kadın namaz, oruç ve sadakayı çokça yerine
getirmekle anılıyor. Ancak o, diliyle komşusuna eziyet ediyor" dedi.
Resulü Ekrem (s.a.v.):
"O, ateşliktir," buyurdu. Sonra adam devamla:
"Falan kadın da az namaz kılıp, oruç tutup, peynirden de (büyük miktarda)
sadaka vermekle anılıyor. Fakat komşularına eziyet etmiyor " deyince, Allah
Resulü (s.a.v.):
- "O da cennetliktir" buyurdu.(15)
Bu cevap yüksek ahlâkın kıymetini takdir etmekte ve aynı zamanda sadakanın
da içtimâi büyük bir ibadet olduğunu îzah etmektedir. Sadakanın faydası
başkasına da sirayet ettiği için namaz ve oruçta az miktarın farz olunması,
sadakada farz kılınmamış ve az bir miktar ile yetinilmemiştir. İslâm Peygamberi
ahlâk ile gerçek îman ve ibâdetin alâkasını beyan etmekle ilgili suale cevap
vermekle yetinmemiş, bilakis ahlâkı dünya ve âhiret salahı için esas kılmıştır.
Bundan dolayı ahlâk meselesi önemli bir konudur. Fikir ve akidede iyice
yerleşmesi için devamlı irşad ve aralıksız nasihata ihtiyaç vardır, Îman, salâh
ve ahlâk birbiriyle içice ve birbirine bağlı unsurlardır. Birini diğerinden
ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Peygamber (s.a.v.) bir gün ashabına:
"-Müflis kimdir, bilir misiniz?" diye sorar. Ashâb: "- Bize göre o, para ve
eşyası olmayandır," deyince Resulü Ekrem:
"- Müflis; ümmetimden namaz, zekât ve oruçla gelen, fakat bununla beraber,
şuna sövmüş, buna iftira etmiş, diğerinin malını (gasbetmiş), başkasının kanını
akıtmış ve bir başkasını da dövmüştür. Tüm hak sahiplerine onun hayırları
verilir. Üzerindeki borcu tükenmeden hayırları tükenir ve alacaklının
günahlarından ona yüklenir ve sonra da ateşe atılır." (İşte esas müflis budur)
(16) buyurur.
Evet, işte müflis budur. Bu, bin liralık mala sahip olup üzerinde iki bin
liralık borç olan kimse gibidir. Nasıl olur da bu miskin, zengin sayılabilir?
Bazı ibâdetleri yapan ve dindar görünen biri, bunun yanında da kötülük
aracı, asık suratlı ve zulümle içice olursa nasıl takvâlı bir insan sayılabilir?
Resulullah (s.a.v.) bu durumla ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: "İyi ahlâk
suyun buzu erittiği (veya buzun suya dönüp eridiği gibi) günahları yok eder.
Kötü ahlâk da sirkenin balı bozduğu gibi iyi) amelleri mahveder."(17)
Zarar ve çirkefliğiyle tüm rezaletler birinde bulunursa, bu insanın dini,
elbisenin vücuttan çıkarıldığı gibi çıkar gider. Böylesine îman iddiası da yalan
sayılır. Ahlâktan yoksun bir îmanın ne kıymeti var ki! Allah'a bağlanmak
iddiasıyla birlikte bu fesadın manası nasıl îzah edilebilir?
İmanla ahlâkın bu açık alâkası hususunda Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle
buyurur:
"Kimde üç haslet bulunursa o münafıktır, İsterse namaz kılsın, oruç tutsun,
umrede bulunsun ve " Ben müslümanım desin (değişmez):
1. Konuşunca yalan söylerse,
2. Va'dini yerine getirmezse,
3. Emanete hıyanet ederse." (18) Başka bir rivayette de: "Münafığın
alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler, vadini bozar, emanete hıyanet eder.
Bunları yaptıktan sonra, ister namaz kılsın, oruç tutup müslüman olduğunu da
iddia etsin (değişmez)." O (s.a.v.), yine şöyle buyurmuş:
"Kimde dört haslet varsa o hâlis münafık olur. Kimde bunlardan biri
bulunursa, onu terkedinceye kadar onda bir münafıklık alâmeti var demektir:
1. Emanete hıyanet eder,
2. Konuşunca yalan söyler,
3. Söz verdiği zaman tutmaz,
4. Mücadele ve düşmanlık yaptığı zaman haktan ayrılır."
_______________
(10) Tâhâ, 74-76
(ll)Tevbe, 119
(12) Hâkim, Taberâni, K. Sitte 17/582
(13) Buhari, Edep, 29
(14) Buharı, Edep, 31,85
(15) Ahmed b. Hanbel, ihya, 3/116
(16) Müslim, Kitâbul-Birr ves-sıla,59
(17) Beyhakî, İhva,3/ll9
(18) Buhâri, K. İman